Sudan’da İnsan Hakları İhlalleri* - TÜRKİYE HUKUK

Sudan’da İnsan Hakları İhlalleri*

0

Doç. Dr. Enver ARPA / D.İ.B Başkanlık Müşaviri

Giriş

İnsan hakları ihlalleri bağlamında Sudan hakkında bir değerlendirmede bulunmak için önce ülkenin yaşadığı siyasi süreci, sosyo-ekonomik durumu ve uluslararası siyasetteki konumunu tahlil etmek kaçınılmaz bir durum arz etmektedir.

Sudan bağımsızlığını elde ettiği 1956 yılından itibaren sürekli bir savaş ortamına sahne olmuştur. Bağımsızlığın ardından başlayan iç çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce insan yerinden edilmiştir. Zaten kıt olan ülke kaynakları neredeyse tamamen bu iç savaşlara tahsis edilmiş ve sosyal yaşama yönelik yatırımlar tümüyle ihmal edilmiştir.

Yaşanan iç çatışmalar ülkeyi içerde istikrarsız bir ortama mahkûm ettiği gibi uluslararası arenada da büyük sıkıntılara sokmuştur. Sahip olduğu jeopolitik konumuyla Dünya siyasetinin de önemli bir öğesi olan Sudan’da yaşanmakta olan bu çatışma ortamı sürekli bir manipülasyona tabi tutulmakta, özellikle de Batı’lı kaynak veya kuruluşlar bu sorunla ilgili bilgi ve istatistikleri kendi amaçları doğrultusunda servis etmektedirler.

Ülkedeki insan hakları ihlalleri konusu da bu siyasi manipülasyona kurban edilmekte ve gerçek durumun ortaya çıkarılmasına en önemli engeli teşkil etmektedir. Bu konuda tarafsız ve gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik fazla kaynak bulunmadığına da burada işaret etmemiz yararlı olacaktır. Biz bu incelememizde Sudan’da yaşadığımız 3 yıl boyunca bulunduğumuz saha çalışmalarından, sorunun taraflarından, yandaş ve muhalif basından, sorunun bizzat mağduru olanlardan, ilgili yerel ve uluslararası kurum ve kuruluşlardan ve konuyla alakalı elde edebildiğimiz hemen tüm bilgilerden yararlanarak ve elden geldiğince objektif davranarak durumu tespit etmeye çalıştık. İncelememizde verilen bilgilerin çoğu saha araştırmasından elde edilen verilerdir; ancak başta güvenlikleri olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı bilgilerine başvurulan ilgili kişi veya kurumlar refere edilmemiştir.

2. Sudan’ın Kültürel, Sosyo-ekonomik ve Jeopolitik Durumu

Sudan, 2011 yılında gerçekleşen bölünmeden önce 2.505.813 km2 yüz ölçüme sahip idi ve kapsadığı alan itibariyle Afrika’nın en büyük ülkesiydi. Bölünmeden sonra 1886 km2 ye düşen yüzölçümüyle Cezayir’in arkasına düşerek ikinci sıraya gerilemiştir. Bir Doğu Afrika ülkesi olan Sudan, Sudan kuzeyden Mısır, kuzeydoğudan Kızıldeniz, doğudan Etiyopya ve Eritre, güneyden Güney Sudan, batıdan Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad, kuzeybatıdan ise Libya’yla çevrilidir. Sudan’ın şimdiki sınırları 19. yüzyılda Osmanlı Mısır idaresi tarafından tespit edilmiştir.

Sudan halkının büyük çoğunluğu Arapça konuşmaktadır ve ülkenin resmi dili Arapçadır. Arapçanın yansıra bazı yerel kabile dilleri de konuşulmaktadır. Ülke halkının büyük çoğunluğu Müslümandır ve resmi dini İslam’dır.

Bölünmeden önce 38 milyon civarında nüfusu olan Sudan’ın bölünmeden sonraki nüfusu 33 milyon civarına gerilemiştir. Bu nüfusun % 40’ının şehirlerde, geri kalanının ise kırsal alanlarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Ortalama yaşam süresi 57 sene olan Sudan nüfusunun % 40’ı 15 yaşın altındaki çocuklardan oluşmaktadır.

Sudan, Afrika asıllı ve Arap kökenli farklı etnik unsurlara ve farklı dil ve lehçelere sahip bir ülkedir. Ülkede pek çok kabile yaşam sürmektedir. Ancak genel bir taksimat yapılırsa ülkede Arap kökenli göçebelerin yerlilerle evlenmesi sonucu ortaya çıkan ve Arap olarak kabul edilen melez ırka mensup insanlarla Afrika asıllı yerli insanlar yaşam sürmektedir.

Sudan’ın 1956 yılında bağımsızlığını elde etmesinden sonra ülke yönetimi sürekli olarak Arap asıllıların elinde olmuştur. Bu durum ülkede çeşitli sıkıntılara sebep olmuş ve Afrikalılarla Arap asıllılar arasında zaman zaman iç savaşların yaşanmasına ve nihayetinde 2011 yılında ülkenin ikiye bölünmesine sebep olmuştur.

Ülke ikiye bölünmüş olsa da Kuzeylilerle Güneyliler arasındaki sorun tümüyle çözüme kavuşturulabilmiş değildir. Kuzey ile Güney sınırlarının tam ortasında bulunan zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgede sınır anlaşmazlıkları çözüme kavuşturulamamıştır. Taraflar bu konuda Lahey Adalet Divanına gitmişlerdir, ancak çıkan sonuç barışı temin edememiştir. Lahey Adalet Divanı, Kuzey ile Güney bölgelerinin sınır hattında yer alan ve ülkenin petrol yataklarının bulunduğu Abiyei şehrindeki 25 km2 lik alanın 15 km2 sinin Kuzeylilerin hâkimiyetindeki Sudan’a, 10 km2 lik bölümünün ise Sudan’dan ayrılarak ayrı bir devlet haline gelen Güney Sudan’a ait olduğuna karar vermiştir. Bu taksime göre bu bölgede çıkarılmakta olan petrolün % 70 i Güney Sudan toprakları içinde kalmış bulunmaktadır. Ancak bu kararın tarafları memnun etmediği anlaşılmaktadır. Bölgede hala zaman zaman çatışmalar yaşanmaktadır.

Sudan’da son derece karmaşık bir siyasi yapılanma söz konusudur. Ülke 18 eyalete bölünerek yönetilmektedir. Tüm eyaletlerde Eyalet valisinin yanısıra bir Eyalet Meclisi ve Eyalet Bakanlar Kurulu bulunmaktadır. Bu kabinelere daha çok kabilevi dengeler gözetilerek atamalar yapılmaktadır. Hartum’daki Federal hükümette de bu dengeler dikkate alınmaktadır. Herhangi bir bölgeden güçlü bir direniş gösteren bir hareket zuhur ettiğinde lideri genellikle bu kabinelerde bir görevle taltif edilerek sisteme dâhil edilmekte ve bu yolla muhalefeti giderilmektedir. Darfur’da zuhur eden grupların pek çoğunun bu düşünce sonucu ortaya çıktığı kabul görmektedir.

Daha çok yerel etkinlik ve kabilevî yapılanmalara göre şekillendirilen bu eyaletler sistemi merkezi hükümet karşıtı muhalefetin bölünerek zayıflatılmasını sağlıyorsa da her eyaletin, gelir dağılımında kendisine yeterli ölçüde pay verilmediğini düşünmesi gibi sorunlara da yol açmaktadır. Ayrıca bu eyalet yapılanmalarında kendilerine yeterli ölçüde temsil hakkı tanınmadığını düşünen kabileler çeşitli isyan hareketleri başlatabilmekte ve kabine dengelerini sarsabilmektedirler.

Sudan’ın büyük bir bölümü düz araziden oluşmaktadır. Önemli miktarda ekilebilir bir toprağa sahip olan Sudan’ın, dünyada baş göstermekte olan gıda yetersizliği göz önüne alındığında önümüzdeki yıllarda son derece önemli bir konuma sahip olacağı anlaşılmaktadır.

Ciddi miktarlarda hidrokarbon rezervi olan Sudan’ın, son yıllarda tespit edilen petrol ve doğalgaz yataklarıyla da dünya enerji piyasasında önümüzdeki yıllarda önemli bir aktör olacağı varsayılmaktadır. Ancak keşfedilen bu yeraltı kaynakları bir yandan da ülkenin başını adeta belaya sokan bir özellik arzetmeye başlamıştır. Siyasal rejiminden dolayı uyguladığı ekonomik ambargo sonucu ülkeye girmeyen Amerika ve Batılı ülkeler ortaya çıkan bu önemli rezervleri Çin ve diğer Asyalı ülkelere kaptırmış bulunmaktadırlar. Uluslararası siyasette önemli bir aktör ve BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olan Çin, Sudan’a verdiği destekle ülkeyi adeta kendine mahkûm hale getirmiştir. Sudan’ın dış ticaretinde en büyük hacme sahip ülke Çin’dir. Bu durum Batılı ülkeleri adeta içten içe kızdırmakta ve ülke, devlerin gizli nüfuz mücadeleleri alanına dönüşmüş bulunmaktadır.

Batılılar Güney Sudan’da yaşayan Hıristiyan ve Animist halkla zaten dinsel bir yakınlık ve etkileşime sahiptir. Bunun yanısıra Kuzeyli Müslümanların hâkimiyetindeki Sudan’ın Batı’dan iyice uzaklaştığını ve Çin başta olmak üzere Asyalı ülkelerle geri dönülemez bir ilişkiye girdiğini bildiğinden tek çare olarak Güney’i ayrı bir devlet olarak ayırarak bu yolla enerji kaynakları yönünden zengin olan bölgede hâkimiyet kurmak istemektedirler. Bu istek, aslında pek çok amacı aynı anda gerçekleştirme potansiyeline de sahiptir. Zira bunun sağlanması halinde hem bölgede önemli bir hale gelmiş bulunan İslamcı hükümet zayıflatılarak etkisi en aza indirilecek, böylece bölgede kendilerine bağlı kalmaktan başka çaresi olmayan bir Hristiyan devlet kurulmuş olacak, hem de bu yolla büyük bölümü Güney sınırları içinde bulunan petrol yatakları üzerindeki kontrol sağlanmış olacaktır. Nitekim Fransız şirketler başta olmak üzere Batılı bazı petrol şirketlerinin Güneylilerle imtiyaz sözleşmeleri imzaladıkları zaman zaman basına yansımaktadır. Almanya’nın Güneyden Kenya limanına giden bir hat inşasında bulunduğu da bilinen bir husustur. Dolayısıyla ülkenin bölünmesi ve bu yolla etkisizleştirilmesi Batı’nın ve Amerika’nın çıkarlarıyla birebir örtüşmektedir.

Afrika’nın göbeğinde yer alan Sudan ayrıca son derece önemli jeostratejik bir konuma sahiptir. Oldukça geniş arazisiyle kuzey Afrika ile güney Afrika arasında bir köprü konumunda olan Sudan, Arap ve Afrika medeniyetlerinin de kavşak noktası konumundadır. Kızıldeniz’e olan kıyısıyla ise iç kesimlerin deniz ulaşımını elinde bulundurmaktadır. Bunun yanısıra devasa tarım arazisi ve 33 milyon civarındaki nüfusuyla giderek daralmış olan dünya ticaretinin iştahını kabartmaya yetecek bir dış ticaret potansiyeline sahiptir. Tüm bu özellikleriyle Sudan global aktörlerin asla vazgeçemeyeceği bir cazibeye sahiptir.

Sudan’daki insan haklarını inceleme bağlamında iyice anlaşılması gereken bir husus da Darfur Sorunu’dur. Zira insan hakları konusunda en olumsuz zemini oluşturan bu sorun, Sudan’da yaşanmakta olan insan hakları ihlallerinin şu andaki en temel sebebi sayılabilir.

3. Darfur Sorunu

2005 yılında Kuzey Güney barış anlaşması yapıldığında herkes Sudan’ın rahat bir nefes alacağını, yeni bulunan ve ihracına başlanan petrolden elde edilecek gelirlerle ülkenin hızlı bir ekonomik gelişme yakalayacağını ümit etmişti. Zira ülkenin tüm kaynakları 20 yılı aşkın bir süredir sürmekte olan bu iç savaşa harcanıyordu ve yönetim ülkenin diğer problemlerine zaman ayıramıyordu. Bu anlaşmayla ülkede sürdürülmekte olan seferberlik halinin sona ereceği ve barışın sağlanacağı hayalleri kurulmuştu, ancak bu hayaller boşa çıktı. Zira bu anlaşma başka sorunların doğmasına yol açtı. Çünkü bu problemin ulusal ve uluslararası özellikte başka boyutları da vardı. Gerek ulusal ve gerekse uluslararası etkenlerle bu defa ülkenin batısında yer alan Darfur’da olaylar patlak verdi.

Darfur, Arapçada ‘Fur diyarı’ anlamına gelmektedir. Fur kabilesi bölgenin en büyük ve yerli kabilelerinden biri olup Darfur nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Sudan’ın batısında yer alan Darfur 508.684 km2 yüzölçüme sahiptir. 6 milyon civarında nüfusu olduğu tahmin edilmektedir. Darfur’da yaşamakta olan nüfusun tamamına yakını Sünnî Müslümanlardan oluşmaktadır.

19. Yüzyılın son döneminde Mısır aracılığıyla Sudan Vilayetine eklenerek Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası haline gelen Darfur, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer almış ve İngilizlere karşı Osmanlı İmparatorluğuna maddi destekte bulunmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun bölgeyi terk etmesinden sonra bağımsız kalan Darfur’un son sultanı Ali Dinar’ın liderliğinde İngilizler ile yaptıkları savaşı kaybeden Darfur Prensliğinin bağımsızlığı İngilizler tarafından kaldırılmış ve 1917 yılında Sudan’a bağlanmıştır. Sömürgeci güçlerin yönetimi altında farklı kabilelerin iskânına sahne olan ve demografik bir dönüşüm sürecine giren bölge, önceki tarihlerdekinden daha yoğun bir kabile savaşları dönemine girmiştir.

Bölge bu kabilevî yapısından kaynaklanan sebeplerle sürekli göç hareketlerinin yaşanmasına sahne olmuştur. Geniş bir alana yayılmış bulunan kabile bireyleri kuraklık vb. sebeplerden dolayı sıkıntıya girdikleri dönemlerde diğer bölgelerde bulunan akrabalarının yanına göç etmeyi bir çare olarak görmüşlerdir. Komşu ülke olan Çad’ın şu andaki devlet başkanı Darfur kabilelerinden olan Zagave kabilesine mensuptur. Zagave kabilesi Çad ve Darfur’da yaşayanlar olmak üzere ikiye ayrılmış bulunmaktadır. Son yıllarda Çad’da yaşanan sıkıntılar sebebiyle 200.000 civarında göçmenin sınırı aşarak Çad’a geçtikleri ifade edilmektedir. Bunun tersi de söz konusudur. Pek çok kişinin yaşanan olaylardan kaçarak komşu ülkelere sığındığı bilinmektedir. Bu yaşanan olaylar Sudan’ın komşu ülkelerle ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. Bu sınır hareketleri ve sınır anlaşmazlıkları Çad ve Sudan arasında önemli bir sorun olarak durmaktadır.

Darfur’da kabilevi bağlar ve ilişkiler günlük yaşamın olduğu kadar siyasal yaşamın da en temel unsurlarıdır. 1956 yılında bağımsızlığını elde etmesinden sonra başa gelen zayıf Sudan hükümetleri, ülkenin sahip olduğu devasa toprakları ve ülke sınırlarını korumak için yerel kabileleri kullanmıştır. Hükümetlerle işbirliği yapan kabileler bu işbirliklerinin sonucunda elde ettikleri imtiyazlarla hükümetlere bağlı kalmıştır. Hükümetlere genellikle bağlı kalan bu kabilelerin en önemlileri; Te’ayişe, Hebbaniye, Beni Hülbe, Ruzeygat, Mesîriye ve Ma’alya’dır.

Hükümetlerle ilişkilerinde sıkıntı yaşayan ve muhalif kalan Afrika yerlisi kabileler ise; Fur, Zagave, Messalit, el-Berti, el-Tama, el-Burhag ve Gulate kabileleridir. Bu kabileler sınırların tayininden sonra bölünmüş, mensuplarının bir kısmı komşu ülkeler Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yaşamak durumunda kalmışlardır. Bu durum sınır boylarında oldukça karmaşık ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur.

Ekonomik kaynaklar yönünden fakir, geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa dayalı olan Darfur bölgesinde toprakların bölüşümü, meraların kullanımı, suların paylaşımı gibi konularda sürekli gerginlikler yaşanmış ve güçlü olan kabilevî bağlar yüzünden daima büyük çatışmaların doğmasına zemin hazırlayabilecek bir potansiyel söz konusu olmuştur.
Bölgede yaşam süren Arap kökenli kabilelerin çoğunluğu göçmendir. Bu kabileler, kurak mevsimlerin başlamasıyla hayvanlarını otlatıp sulayabilecekleri bölgelere göç etmektedirler. Bu göçler sırasında arazilerin kullanımı konusunda zaman zaman ihtilaflar ve çatışmalar yaşanmaktadır. Geçmişte yaşanan bu tür ihtilaflar ve çatışmalar daha çok kabile meclislerinin veya şeyhlerinin bulduğu önerilerle çözüme kavuşturulmuş ve kabilevi bir çatışmaya dönüşmeden engellenmiştir.

Tüm bu risklerine rağmen Darfur’da hüküm süren bu aşiret geleneği, bu devasa arazilerin korunması amacıyla devlet tarafından korunmaya çalışılmakta ve kabilelerin hiyerarşik yapılanmalarına müdahalelerle iktidar yanlısı şahsiyetler başa getirilmeye çalışılmaktadır. Muhalif kabilelerin önemli bir kızgınlık sebebi de bu müdahaleci tavır olmuştur. İdarenin içinde bulunduğu bu zafiyet ister istemez bölgede silahlı kabile geleneğinin sürmesinde etkili olmaktadır. Düzenli orduyla bu geniş arazi ve sınırları korumakta aciz kalan iktidar, asayişi sağlamak amacıyla kabileleri kullanmaya devam etmektedir. Hatta Kuzey Güney barış anlaşması imzalanmadan önce Güney’de isyan başlatan ayrılıkçı lider John Garang liderliğindeki milislerin Darfur bölgesine sızmalarını önlemek için Arap kabileleri bizzat silahlandırarak araziye sürmüştür. Bu durum bölgede hükümet yandaşı ve karşıtı kabileler şeklinde bir ayrışmaya zemin hazırlamıştır.

Darfur sorununun görünen sebebi, bu kabileler arasında yaşanan gerilimin dışarıdan yapılan kışkırtmalarla hükümete yöneltilmiş olmasıdır. Afrika asıllı kabileler, kendilerini bu bölgenin sahibi olarak görmekte ve kendileri de Müslüman oldukları halde Arap asıllı Kuzeylilerin elinde bulunan merkezi hükümetin, sonradan bölgeye göç eden Arap asıllı kabileleri kendilerine tercih ettiğini düşünmektedir. Güneylilerin verdikleri silahlı mücadele sonunda elde ettikleri barış anlaşmasıyla kendilerine ait bir hükümet kurmaları, ülke kaynaklarının paylaşımı hususunda federal hükümete ortak olmaları, Darfur’luların da aynı taleplerle hükümetin karşısına çıkmalarına ve bu amaçla isyan başlatmalarına sebep olmuştur.

2003 yılında Kuzey Darfur eyaletinin başkentine saldıran silahlı milisler havaalanını tahrip etmiş milyonlarca dolar zarar vermişlerdir. Bu olayların akabinde hükümet sert tedbirler almış ve her geçen gün şiddet ortamı giderek kızışmaya başlamıştır. Zamanla farklı bazı grupların da farklı bölgelerde silaha sarılmaları olayları önlenemez bir hale getirmiş ve sorun uluslararası bir boyuta taşınmıştır. Ülkenin yıpratılmasını hedef edinen güçler bu olaylarda yaşanan dramı kat kat abartarak Sudan hükümetinin uluslararası arenada sıkıştırılmasını hedeflemektedirler. Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının el-Beşir’i ve bazı önemli hükümet üyelerini insanlık suçu işleme töhmetiyle tutuklama talebinde bulunması bu çerçevede değerlendirilmektedir. Çünkü bu talep, bölgedeki istikrarsızlığı daha da körükleyen bir etki yaratmış bulunmaktadır.

Sorunun giderek tüm dünyada yankı bulması üzerine BM Güvenlik Konseyi, 31 Temmuz 2007 tarihinde aldığı 1769 sayılı kararla BM ve Afrika Birliği ortak görev gücünün (UNAMID) Darfur’a gönderilmesini kabul etmiştir. UNAMID yıllık 1,6 milyar dolarlık bir bütçe ve 19.555 askeri personel, 6.432 polis gücünün yanı sıra sivil personeli de öngörmesine rağmen, bu konuda yeterli ilerleme sağlanamamıştır. Bizzat bu misyonda görevli yetkililerden aldığımız bilgilere göre bu güç gerek ikili yapılanması ve personel niteliğinden ve yetersizliğinden kaynaklanan ve gerekse mali ve idari konulardan kaynaklanan sıkıntılardan dolayı bölgede etkin bir görev ifa edememekte ve şiddet ortamının giderilmesinde fazla etkin bir rol üstlenememektedir. Misyon içerisinde Afrika ve BM mensubiyeti büyük bir ayrışmaya sebep olmakta ve bu da bu gücün etkinliğini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca Sudan hükümetinin bu gücü baştan beri hoş karşılamadığı bilindiği gibi bölge insanının da bu güce son derece soğuk davrandığı müşahede edilmektedir. Tüm bu hususlar bu gücün şiddeti durdurma, asayişi sağlama umutlarını yok etmektedir.

Bölgede şu anda sürmekte olan olaylar, resmi hükümet güçleri ile isyancı gruplar arasında, hükümet yanlısı Cancevidlerle Afrika asıllı halk arasında ve Cancevidlerle silahlı gruplar arasında olmak üzere üç ayrı eksende sürmektedir.

Ülke, uzun yıllar yaşanan iç savaş sonucunda bitap düşmüş ve hemen hiç bir hizmet sunulamamıştır. Darfur bu durumdan en çok etkilenen bölgelerin başında gelmektedir. Aslında çok verimli arazilere sahip olmakla birlikte bahsedilen sorunlar sebebiyle bölgede huzur ve istikrar bir türlü sağlanamamıştır. Ülke kaynaklarının adil dağıtılmadığını, Darfur’un kasıtlı olarak ihmal edildiğini, Güney’in yürüttüğü mücadeleyle bu gelirden pay almaya başladığını düşünen Darfurlular da bu amaçla isyana yönelmiş ve devreye giren dış müdahale ve kışkırtmalarla sorun giderek büyümüş ve bir drama dönüşmüştür. Daha önce Güneylilerin bölgeye sızmalarını engellemek için Arap asıllı bazı kabile bireylerini silahlandıran federal hükümet, isyanları bastırmak için bir yandan Cancevid diye isimlendirilen bu milislerini güçlendirerek harekete geçirmiş bir yandan da silahlı kuvvetleriyle isyanları sert bir şekilde bastırmaya çalışmıştır.

Sorunun giderek büyümesinde Cancevidler en büyük sorumluluğa sahiptir. Cancevidler hükümet yanlısı Arap kabilelerden seçilen savaşçılar demektir. Çoğunlukla göçmen kabilelerden seçilen Cancevidler hâlihazırda güvenliği sağlamaktan ziyade kendi kabilelerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmektedirler. Daha çok etnik ayrılıklardan dolayı diğer kabile mensuplarına saldırdıkları düşünülse de aslında sergiledikleri bu tavrın gerçek sebebi otlak arazilerin ve su kaynaklarının giderek büyük bir sorun haline gelmesidir. Cancevidler giderek azalan bu kaynakların kullanımı konusunda baş gösteren anlaşmazlıklarda kendi kabilelerinden yana tavır koymakta ve sahip oldukları silahlı güçle diğer kabile mensuplarını yıldırmaktadırlar. Bu husus büyük bir tepkiyle karşılanmakta ve bu tepki haliyle hükümete yönlendirilmektedir. Türkiye’nin doğusunda denenmekte olan ‘korucu’ sistemiyle benzerlik arz eden Cancevidler konusu Sudan’ın uluslararası arenada sıkıştırılmasının da en güçlü argümanı haline gelmiş bulunmaktadır. Zira Cancevidler elde ettikleri bu konumlarını genellikle istismar etmekte ve yasa dışı yollara tevessül ederek silahı kendi şahsi çıkarları için kullanmaktadırlar. Federal hükümet aslında Cancevidler konusunda tam bir çıkmaza girmiş bulunmaktadır. Bölgedeki silahlı gruplarla mücadelede yetersiz kalan güvenlik güçleri, Cancevidler üzerinden hakimiyet sağlamaya çalışmaktadırlar. İşte Cancevidlerin bu şekilde kontrol dışı davranarak istenmeyen olaylara bulaşması merkezi hükümeti tüm platformlarda zor duruma sokmaktadır. Zira Cancevidler yasal bir statüye sahip olmadıkları için hükümet onları savunmayı da göze alamamaktadır. Aksine artan baskılar üzerine Cancevidlerin kendi başlarına inisiyatif aldıklarını, hükümetle bir ilgilerinin bulunmadığını ifade etmektedir. Ancak bu açıklamalar inandırıcı olmaktan çok uzak bulunmaktadır.

Sorunun her geçen gün büyümesinde önemli bir etken de bölgede sürmekte olan bu istikrarsız ortamın çeşitli çıkar amaçlı eylem ve ilişkilere zemin oluşturmaya başlamasıdır. Silahlı gruplar bu ortamı fırsat bilerek çeşitli gasp ve soygun hareketlerine girişmekte; sahip oldukları silahlı gücü haksız kazançlar elde etmek için kullanmaktadırlar. 2004 yılında Sudan Kurtuluş Hareketine katılan ve 20 ay fiilen bu hareket içerisinde görev alan Dr. Zünnun et-Ticanî, bu hareketin çocukları kullanmakta, ticari faaliyetlere el koymakta tereddüt etmediğini, 500 civarında tır kamyona el koyduğunu söylemektedir.

Sudan Kurtuluş Hareketinin bölgede çeşitli gasp ve kaçakçılık olayına karıştığı genel kabul gören bir husustur. Nitekim 27 Eylül 2008 tarihinde Mısır’da fidye almak amacıyla Alman turistleri kaçıran grubun lideri Bahit ve yanındakilerin Darfur bölgesinden oldukları ve Bahit’in bu harekette yönetim kadrosunda bulunduğu anlaşılmıştır.
Bölgede baş gösteren bu istikrarsız ve güvensiz ortamdan kaçan halk büyük şehir merkezlerine sığınmış ve kurulan kamplarda son derece zor şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Hâlihazırda bu kamplarda 500.000 civarında mülteci ve sığınmacının yaşamakta olduğu yetkililer tarafından ifade edilmektedir.

Darfur’da silahlı çatışmaların başladığı 2003 yılından bu yana 1078 köyün yakıldığı ve bu yüzden terk edildiği, 12.248 kişinin öldüğü, 1.290.000 kişinin yerlerinden göç etmek zorunda kaldığı Sudanlı yetkililer tarafından ifade edilmektedir.

Darfur sorunuyla ilgili verilen rakamlar genellikle tahmini hesaplamalara dayanmaktadır. Zira göçebe hayatı, coğrafyası, yaşanan kabilevî bölünmeleriyle bölgede gerçek rakamları tespit edebilecek sağlıklı bir istatistik yapma imkânı bulunmamaktadır. Hükümetin bölgede yapmaya çalıştığı nüfus sayımının bile sağlıklı verilerden ziyade zaman zaman tahmini verilere dayandığı kabul gören bir husustur. Kamplarda yaşamakta olan insanların sayısı dışındaki rakamlar genellikle manipülasyon amaçlı verilmekte ve bu yolla istenen baskılar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özellikle Batılı kaynakların zikrettiği rakamların oldukça abartılı olduğu ve mevcut iktidarı baskı altına almak için manipüle edildiği kabul gören bir husustur. Bölgeye gerçekleştirdiğimiz bir ziyaret sırasında bizzat bölgede yaşayanlardan, hatta hükümet karşıtlarından edindiğimiz bilgilere göre bu sayılar çok abartılı olup gerçeği yansıtmamaktadır. Bölgede bir dram yaşanmakta olduğu herkes tarafından kabul edilmekle birlikte bu sayıların gerçekleri yansıtmadığı konusunda da bir fikir birliği bulunmaktadır.

Güney isyanı daha çok ayrılıkçı ve bölücü bir özelliğe sahipti. Zira Güney ile Kuzey arasında kültürel ve dini ayrılık oldukça bariz bir şekilde mülahaza edilmektedir. Ancak Darfur olayları tümüyle adil dağıtılmadığına inanılan ülke kaynaklarının eşit şekilde pay edilmesini önceleyen bir özelliğe sahiptir. Zira Darfur halkının dini veya kültürel olarak mevcut iktidarla veya Kuzeylilerle bir farklılıkları bulunmamaktadır. Bölgedeki Afrika asıllı kabileler bile Arap kültürünü çok eskiden beri benimsemiş ve herhangi bir ayrılıkçı talebe sahip değildirler. Bölge halkı dini anlayış bakımından Kuzeylilere göre daha radikal sayılabilecek bir eğilime sahiptir. Bu yüzden Darfur’da yaşanmakta olan olayların temelde dini veya etnik bir sebebe dayanmadığı söylenebilir. Bölgeye düzenlediğimiz seyahat sırasında yaptığımız görüşmelerde de bu izlenimi edindik. Zaten bu husus hemen herkes tarafından da kabul edilmektedir. Bölgede dini söylemi ön plana çıkaran ulusal partilerin özellikle Sadık el-Mehdî başkanlığındaki Ümmet Partisi ile Hasan et-Turabî’nin başkanlığındaki Halkçı Kongre Partisi’nin bu bölgede önemli bir desteğe sahip olduğu bilinmektedir. Bölgede silahlı mücadele vermekte olan grupların bir bölümü İslamcı gelenekten gelmekte ve zamanla farklı söylemlere kaymış bulunmaktadırlar.

Darfur’da federal hükümete karşı çıkan Adalet ve Eşitlik Hareketi, Sudan Kurtuluş Ordusu Federal İttifak Partisi ve Minni Arko Minavi grubu olmak üzere 4 büyük grup bulunmaktadır. Bu büyük grupların yanı sıra Etiyopya veya Addis Ababa grubu ile Libya tarafından desteklendiği için Tripoli Grubu olarak isimlendirilen grup gibi küçük çaplı pek çok grup bulunmaktadır. Ancak bunların sorunu derinleştirme kapasitesi fazla değildir. Tüm bu grupların farklı ülkeler tarafından desteklendiği ve sorunun bu yüzden giderek derinleştiği genel kabul gören bir husustur.

Darfur’da isyan hareketlerine kalkışan grupların ve bunlara destek verenlerin önemli bir kısmı İslami akımlardan ayrılma gruplardır. Bunların kimi etnik, kimi fikri, kimi ise bölgesel gerekçelerle kendilerini farklı çizgilerde görmektedir. Sudan’daki İslami hareketin terkibinden ve sosyal tabanından kaynaklanan bu sorunlar, başlardaki İslam kardeşliği vurgusunun zaman içinde zayıflayarak yerini etnik, kabilevi ve bölgesel bağlara bırakmasından doğmuştur. Buradan hareketle, Darfur sorununun temelde dini gerekçelere dayanmadığı, aksine kabilevi ve bölgesel ayrım tabanlı olduğu söylenebilir.

4. Darfur Sorununda Dış Müdahalelerin Etkisi

İç problemlerin yanı sıra başta Sudan’ın komşu ülkeleri olmak üzere Amerika’nın, Batılı ülkelerin, Çin ve İsrail gibi ülkelerin bölge üzerindeki hesapları da sorunun giderek büyümesinde önemli bir paya sahiptir. Bilindiği gibi Başta Amerika olmak üzere Batılı ülkeler Sudan’a ekonomik ambargo uygulamaktadır. Batılı ülkelerin ambargoyla yarattığı boşluğu başta Çin olmak üzere Hindistan, Malezya, Kore, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler doldurmaktadır. Özellikle Çin ülkenin hemen her sektöründe önemli bir ağırlığa sahiptir. Son yıllarda bulunan petrol büyük oranda Çinliler tarafından çıkarılmakta ve piyasaya sürülmektedir. Ülke, tabiri caizse tümüyle Çin’in güdümüne girmiş bulunmaktadır. Batının uyguladığı ambargodan bunalan Sudan yönetimi, kendisini dünya siyasetinde önemli bir aktör olan Çin’e yakınlaşmak zorunda hissetmiştir. Uluslararası platformlarda Çin’in desteğine ihtiyaç duyan Sudan, tüm yatırım alanlarında Çin’e kapılarını sonuna kadar açmakta ve Çin her geçen gün Sudan’daki varlığını daha da güçlendirmektedir. Bu durum dünya jandarmalığı iddiasındaki Amerika’nın hoşuna gitmemekte ve bölge üzerinde çeşitli oyunlar oynayarak bu güç mücadelesinde ibreyi kendinden yana çekmeye çalışmaktadır.

Çin’in dünya siyasetinde Amerika’ya gizli bir rakip olduğu sık sık ifade edilen bir husustur. Dünyadaki nüfuz mücadelelerinin günümüzde daha çok enerji kaynakları üzerinden yürütüldüğü de bilinen bir husustur. Çin’i, daha çok kendi hâkimiyeti altında bulunan petrol kozuyla sıkıştırmayı başaran Amerika, Çin’in bu bölgeden önemli oranda karşıladığı petrol ile kendi elindeki bu kozdan daha az etkilenmeye başladığını görmektedir. Bu da bu bölgede gizli bir Çin ve Amerika mücadelesi başlatmış bulunmaktadır. Bu mücadelede başarı elde etmek isteyen Amerika, ülkenin iç siyasetine çeşitli yollarla müdahil olmakta ve bu siyaset üzerinden Sudan yönetimini dize getirme hesapları yapmaktadır. Ülkedeki Güney Kuzey mücadelesinde sürekli Güneylilerden yana tavır koyan Amerika, bu sorunun barış anlaşmasıyla askıya alınmasının ardından Darfur sorununu kaşıma yoluna gitmiştir. Tüm uluslararası platformlarda Amerika’nın bu sorun üzerinden sürdürdüğü baskı açıkça görülmektedir.

İsrail’in bütün dünyada Amerika’yla paralel bir siyaset izlediği ise izahtan varestedir. Ekonomik çıkarları söz konusu olmasa da genel dünya siyasetinde izlediği tutum İsrail’in bu bölgeye de kayıtsız kalmamasını gerektirmektedir. Siyasal taleplere sahip İslam’la küresel ölçekte mücadeleyi bir politika olarak belirleyen İsrail’in bu bölgede yaşananlara kayıtsız kalması beklenemez. Dünyadaki Siyasal İslamcı taleplere örnek olma potansiyeli bulunan Sudan siyasetinin akamete uğratılması isteği İsrail’i de bölgeye müdahil kılan bir unsur olmuştur. Özellikle yönetimin yumuşak karnı olan Darfur bölgesindeki iç çatışmalara müdahil olmakta ve silahlı gruplara destek vermektedir. Sözgelimi Darfur sorunun önemli bir aktörü olan Sudan Özgürlük Cephesi adlı grubun silahlı kanadı olan Sudan Kurtuluş Ordusu’nun lideri Abdulvahid Muhammed Nur, İsrail tarafından kollanmakta ve İsrail’de bir bürosu bulunmaktadır. Fur kabilesine mensup olan Abdulvahid Nur, Arap Birliğinin gösterdiği barış çabalarına karşı çıkmakta ve sorunu Avrupa mahreçli görüşmelerle çözmekten yana tavır koymaktadır. İsrail bu bölgede Eritre ve Kenya gibi bölgedeki müttefikleri aracılığıyla etkinlik kurmakta ve Sudan’ın yıpratılmasını sağlamaya çalışmaktadır.
2004 yılında Sudan Kurtuluş Hareketine katılan ve 20 ay fiilen bu hareket içerisinde görev alan Dr. Zünnun et-Ticanî, bir toplantıda, bu hareket içinde görev aldığı süre içinde, harekete Amerika, Çad, Eritre ve Libya’nın açıkça destek verdiğini; Birleşmiş Milletler ve Norveç temsilcilerinin koordinasyon işini üstlendiğini ifade etmiştir. Amerika’nın da bu hareket içinde etkili olduğunu ve amacının Kuzey Irak’ta kurulan Kürdistan benzeri bir özerk bölge kurmak olduğunu açıklamıştır.

Çad’la Sudan arasında yaşanmakta olan sınır sorunları öteden beri iki ülke ilişkilerini germekte ve zaman zaman diplomatik ilişkilerini kesme noktasına kadar götürmektedir. İki ülke de kendi içlerinde faaliyet göstermekte olan muhalif güçlerin karşı devlet tarafından desteklendiğini ileri sürmekte ve bu yolla birbirlerini suçlamaktadır. Gerçekten de her iki ülke karşılıklı olarak diğer ülkede bulunan muhalif hareketleri el altından desteklemekte ve iç sorunların giderek büyümesinde önemli roller üstlenmektedir. Çad’ın, sömürgesi olmaktan kurtulsa da öteden beri Fransa’nın etkisinde bulunduğu bilinmektedir. Fransa ise bölgeye yönelik hesapları için Çad üzerinden bölgede etkinlik kurmaya çalışmaktadır.

Aslında Batılı ülkeleri Sudan’a müdahil olmaya heveslendiren diğer sebeplerin yanısıra en önemli sebep, ülkenin siyasal sistem tercihidir. Numeyri zamanından itibaren uygulanmakta olan kısmi şer’î yönetim tarzı Batı’dan sürekli bir mukavemet görmüştür. Zira Sudan, Afrika kıtasının göbeğinde yer almakta ve burada uygulanmaya başlayan bu şer’î sistem, dünyadaki diğer benzer istekleri harekete geçirme potansiyeline sahiptir. Arap yarımadasından ve Akdeniz kıyısından Afrika’nın içine doğru yönelen İslamlaşma süreci Sudan’ın kuzey bölgelerini tümüyle etkisi altına almış ve güneye doğru ilerleme potansiyeline sahiptir. Şimdi ise siyasal İslamî bir devletin bulunması ve devletin tebliğ misyonunu önceleyen bir politikaya sahip olması İslami yayılışın güneye doğru ilerleyişini de hızlandıracaktır. Bunun önüne geçilmesi Batı için oldukça önem arzeden bir husus olmuştur. Bu yüzden Sudan sürekli uluslararası baskılar altında tutulmuş ve zayıflatılmaya çalışılmıştır. Sudan’ın bu tercihinin dünyanın çeşitli bölgelerindeki İslamcı hareketler için bir örnek olma potansiyeli taşıması, bu tercihi örnek olmaktan çıkarmayı gerekli kılmıştır. Amerika, Çin gibi ülkelerin bu bölgede ekonomik çıkar mücadelesi içinde oldukları kabul edilebilirse de İsrail’in son yıllarda bölgeyle ilgili çeşitli hesaplar içinde olması, silahlı bazı grupların liderlerini İsrail’de barındırması bu amaca yönelik olarak değerlendirilmelidir. Zira Sudan yönetimi tabii olarak Filistin problemine ilgi duymakta ve bu ilgi halkta da önemli bir karşılık bulmaktadır. Halkı fakir olmasına karşın Filistinli direnişçilere Sudan’dan önemli oranda yardımlar gönderilmektedir. Halk nezdinde İsrail’e büyük bir öfke yükselmektedir. Bunun önüne geçilmesi ancak mevcut yönetimin zayıflatılarak ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacaktır.

Bu hususta ileri sürülen görüşlerden biri de aslında Amerika ve Batının işin nihayetinde bu potansiyeli dağıtmak için Sudan’ı bölmeye ve etkinliğini bu yolla gidermeye niyetlendiğidir. Yaşanmakta olan gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, parça parça oynanan oyunlar yan yana dizildiğinde bu görüşün hiç de yabana atılır bir görüş olmadığı görülmektedir. Yıllarca süren Güney Kuzey savaşında Güneyli milisleri açıkça destekleyen ve bu hedefini gerçekleştiren bu ülkeler şimdi de Darfur bölgesinde patlak veren ve muhtemelen kendi kışkırtmaları sonucu ortaya çıkan bu olayları kullanarak bu bölgeyi de koparmaya ve ileriki yıllarda ülkeyi parçalamaya niyetlenmiş olabilirler. Zira hemen tüm araştırmacılar Batılı ülkelerin Darfur’da çözüm bulmaktan yana bir irade sergilemediklerini, sorunun devamını sağlayacak politikalar izlediklerini, bu çerçevede silahlı grupların liderlerini barındırdıklarını, onlara herhangi bir baskı uygulamaktan ısrarla kaçındıklarını ifade etmektedirler. Sorunun devamı Batının istediği zaman bölgeye müdahalede bulunmasının önünü açık bırakacaktır. Yaygın kanaat Batı’nın stratejik olarak uygun gördüğü bir zamanda bölgeye müdahale niyetinde olduğu şeklindedir. Nitekim BM tarafından sorunun çözümüne yönelik olarak alınan karar bu görüşü destekler argümanlar içermektedir. Alınan kararda olayların bütün sorumluluğu yönetime yüklenmiş, silahlı grupların bu olaylarda oynadığı role hiç bir atıfta bulunulmamış ve sorunun çözülmemesi durumunda baskıların arttırılacağı ifade edilmiştir. Batılıların, tıpkı Irak’ın işgal sürecinde olduğu gibi, tek yanlı kararlarla sonunda bölgenin işgalini getirecek bir politika izledikleri yaygın bir kanaat olarak gündemde bulunmaktadır.

5. Sudan’da İnsan Hakları İhlalleri

Sudan’da yaşanmakta olan insan hakları ihlallerinin zeminini daha iyi anlamak için yukarıda vermeye çalıştığımız bilgiler yol gösterici olacaktır. 1956 yılında Mısır-İngiliz ortak yönetiminden bağımsızlığını kazanan Sudan, bağımsızlıktan bu yana “Araplık” ve “Afrikalılık” ekseninde sürdürülen bir iç mücadele alanı olmuştur. Bu çatışma ortamı elbette temel insan haklarını dahi yok etmeye yetmiştir. Afrika asıllı güneyliler uzun süren bu iç çatışmalar sonucunda ülkeyi ikiye bölmüş ve ayrı bir devlet olarak sahnedeki yerlerini almışlardır. Ancak ülke ikiye bölünse de özellikle de sınır bölgelerinde yaşanan sorunlar ve bunların doğurduğu insan hakları ihlalleri hala devam etmektedir. Yaşanan çatışmalardan dolayı hala insanlar yerlerinden edilmekte, seyahat özgürlükleri kısıtlanmakta, eğitim ve tedavi alma imkanları yok edilmektedir.

Ülkede yaygın olan katı kabilecilik ruhu kendilerinden olmayana temel insani hakları dahi bir hak olarak tanımamaktadır. Kabileler arasında su kaynakları, arazi vb sebeplerden dolayı çıkan çatışmalarda bırakınız modern anlamdaki insan haklarını en basit temel insani haklar dahi dikkate alınmamaktadır.

Sudan, süreklilik arzeden bu iç çatışmalardan dolayı neredeyse iflas noktasına gelen ekonomisi sebebiyle vatandaşlarına temel insani haklar sunmada dahi yetersiz kalmaktadır. İnsanların önemli bir bölümü herhangi bir işe sahip olmadığı gibi gelir getirici bir imkana da sahip değildir. Yoksulluktan dolayı insanların önemli bir bölümü tedavi görememekte, eğitim alamamakta, sağlıklı içme suyu bulamamakta ve temel gıda ihtiyacını dahi karşılayamamaktadır.

Sudan’da insan hakları ihlalleri bakımından asıl sıkıntılı bölge Darfur’dur. Bu bölgede de 2003 yılında fitili ateşlenen isyanlar hala devam etmekte ve milyonlarca insanı etkilemektedir. Bir yandan hükümet kuvvetleriyle ayrılıkçı gruplar arasında çatışmalar yaşanırken diğer yandan Afrikalı yerli kabilelerle sonradan bölgeye yerleşen Arap asıllı kabileler arasında çatışmalar sürmektedir. Merkezi hükümet çıkan isyanları bastırmak için bir yandan silahlı kuvvetlerini kullanırken bir yandan da gönüllü sivil silahlı direniş güçlerini kullanmaktadır. Ayrıca Arap asıllı kabilelerin oluşturduğu “Cancevid” isimli gayrı resmi silahlı unsurlara da destek sağlamaktadır. Uluslararası insan hakları örgütleri ve uzmanları Darfur bölgesi için iki temel konuyu gündeme getirmektedirler:

Birincisi: Sudan Devletinin Darfur’daki çatışmalarda bir nevi “özel tim” gibi kullandığı Cancevid isimli silahlı militanlar. Sudan yönetimi her ne kadar Cancevidlere destek vermediğini söylese de bu milislerin bizzat devlet tarafından istihdam edildikleri genel kabul gören bir durumdur. Cancevidleri yöneten bazı idarecilerin ve bazı Cancevid milislerinin işlediği suçlara Sudan hükümeti sessiz kalarak bu ihlalleri dolaylı olarak desteklemiş sayılmaktadır.

İkincisi: Sudan hükümetinin bölgede yaşanmakta olan çatışmaları gerekçe göstererek Darfur’u dışa kapalı bir hale getirmesi ve bunun da bölgenin dışarıdan yardım almasını zorlaştırdığı iddiası.

Hükümet ülkede asayişi sağlamak üzere hem nizami güçlerle hem de gayrı resmi istihdam ettiği Cancevid isimli silahlı milislerle isyan hareketlerini çok sert bir şekilde bastırmakta ve çıkan çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş bulunmaktadır. Bu çatışma ortamından etkilenen kırsal kesimdeki vatandaşlar evlerini, bağ bahçelerini daha doğrusu neyi varsa terk ederek kamplara veya büyükşehirlerdeki kenar semtlere yerleşmektedir. Bu kenar semtlerde veya kamplarda insan onuruyla asla bağdaşmayan bir ortamda sağlık, eğitim, ibadet imkanı, fikir hürriyeti, iktisadi teşebbüs gibi bütün temel insanî haklardan yoksun olarak yaşamını sürdürmekte ve sadece BM’nin veya diğer yardım kurum ve kuruluşlarının vereceği gıdaya dayalı bir yaşam sürdürmektedir.

Burada şu hususa da işaret etmemiz gereklidir. Bölgeye yardım amacıyla geldiklerini söyleyen Batılı yardım kuruluşlarının çoğu yardım kılıfı altında istihbarat çalışmaları yapmakta hatta kimi zaman elde ettikleri bilgilerle ülke aleyhine faaliyetler içerisinde de bulunabilmektedir. Bunu fark eden Sudan yönetimi bazı derneklerin faaliyetlerini yasaklamış bulunmaktadır.

Darfur’daki çatışma ortamından en çok çocuklar etkilenmektedir. Bölgede çatışmacı gruplar tarafından yaklaşık 6 bin civarında çocuğun savaş ortamına sürüklendiği ve eğitim alma imkanından mahrum bırakıldığı ifade edilmektedir. Bunun yanısıra yaklaşık 2 milyon çocuk da savaşa katılmasa da çatışma ortamından etkilenmiş bulunmaktadır.

Yaşanmakta olan iç çatışmalardan ve muhtemel güvenlik tehlikesinden dolayı ülkenin bazı bölgelerine seyahat kısıtlaması söz konusudur. Söz gelimi yabancı basın mensuplarının ülkeye girişi oldukça zorlaştırılmıştır. Darfur bölgesine gidişleri ise neredeyse imkansız hale getirilmiştir. Bölgeye gidilse bile rahat inceleme yapma, resim çekme imkanı tanınmamaktadır.

Nisbi demokratik bir sistem mevcut olsa da ülke genelinde basın özgürlüğü önünde de çeşitli engeller bulunmaktadır. Ekonomik olarak iktidar bağımlısı bulunan gerek görsel ve gerekse basılı medya organlarının çoğu özgürce yayın yapmaktan bir hayli uzaktır. İktidarın belirlediği kırmızı çizgileri aşmak bir hayli zordur.
İstihbarat birimi lüzumundan fazla yetkiye sahip olup bu yetkilerini bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanabilmektedir.

Komşu ülkelerden gelen mültecilere diğer Afrika ülkelerinden daha fazla hoşgörüyle yaklaşılsa da ülkedeki mülteciler çeşitli haklardan mahrum yaşamaktadırlar. Çalışma şartlarında büyük zorluklar bulunan özellikle Eritreli ve Etiyopya’lı mülteciler genellikle kaçak olarak çalışmakta, sigorta vb sosyal haklardan mahrum oldukları için tedavi vb haklardan mahrum kalmaktadırlar.

Yargı önünde eşit olma ilkesi Sudan’da da tam olarak işletilememektedir. Özellikle mülteciler ve yabancı uyruklular haklarını savunmada çeşitli zorluklarla karşılaşabilmektedirler. Şahit bulma, tanık gösterme, maddi yetersizlikler nedeniyle avukat tutamama gibi çeşitli sıkıntılar yaşanmaktadır.

Polis bazen insanların sosyal statüsüne göre hareket edebilmektedir. Etkili bir aileye veya kabileye mensup olan birine kanunların öngördüğü muameleyi uygulamada çeşitli zorluklar ve korkular bulunmaktadır. Bazen de bireysel vakalar boyutunu aşacak şekilde polisin vatandaşlara muamelede bulunduğu, yabancı yatırımcılara çeşitli zorluklar yaşattığına tanık olunmuştur.

Genel olarak Sudan’da –özel olarak da Darfur’da- yaşanmakta olan sorunlar değerlendirilirken küresel dengeleri göz ardı etmememiz gerekiyor. İnsan hakları konusunda Batılılar tarafından Sudan hakkında oluşturulan yargılar, kullanılan dil büyük ölçüde, bu ülke hakkında çeşitli emelleri bulunan ülkeler tarafından oluşturulmaktadır. İnsan hakları konusu eğer ekonomik çıkarlara alet ediliyorsa bu konuda dikkatli olunması gerekmektedir. İnsan hakları konusu çıkarcı emperyalist ülkelerin menfaatlerine alet edilmemelidir. Bizim kanaatimize göre Sudan’da yaşanmakta olan bu insani kriz, sadece Sudan makamlarının izlediği politikalardan neşet etmemektedir. Bu çatışma ortamının devamı için çeşitli kışkırtmalarda bulunan ve isyancı gruplara her türlü desteği sağlayan bazı komşu ülkeler ve diğer emperyalist müdahil devletler de önemli oranda pay sahibidirler.

5.1. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Ömer el-Beşir Kararı

Uluslararası Ceza Mahkemesi, sadece taraf olan ülkelerde veya bu ülke vatandaşları tarafından işlenen suçlarda yargılama yetkisine sahiptir. Bunun dışında bir devletin gönüllü olarak yargılama talebinde bulunması halinde veya BM Güvenlik Konseyinin karar alması halinde karar almaya yetkilidir.

ABD, İsrail, Libya ve Türkiye gibi ülkelerin de aralarında bulunduğu pek çok ülke UCM’nin tarafı değildir. Daimi üyelerden olan ABD UCM’ye taraf olmadığı gibi bazı ikili antlaşmalarla kendi askerlerini soruşturmalardan muaf tutmaktadır.

Sudan Devleti de UCM’nin tarafı olmamıştır. Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin aldığı bir karara binaen mahkeme savcısı Devlet Başkanı Ömer el-Beşir de dahil olmak üzere bazı Sudanlı yöneticiler hakkında soruşturma başlatmıştır. 14 Temmuz 2008’de UCM başsavcısı Luis Moreno-Ocampa Devlet başkanı Ömer el-Beşir’in Darfur’da sürmekte olan olaylarda savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediğini öne sürerek tutuklanmasını istemiş ve 2009 yılı Mart ayında mahkeme bu talebi kabul ederek tutuklama kararı vermiştir. Mahkeme, savcının toplu soykırım iddialarını reddetmiş, ancak, Ömer el-Beşir’i cinayet, tecavüz, işkence, çok sayıda sivili göçe zorlama ve mallarına el koyma fiillerinin sorumlusu olmakla suçlamıştır. Çıkan tutuklama kararının siyasi bir karar olduğu Ömer el-Beşir’i dize getirmek için alındığı, hukuki değerlendirme ve delillere dayanmadığı, etkili ülkelerin baskısı sonucu alındığı değerlendirilmektedir. Nitekim çıkan karar vicdanlarda beklenen yeri bulamamış ve pek çok ülke tarafından sıcak karşılanmamıştır. 22 üyeli Arap Ligi, 53 üyeli Afrika birliği, 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatına ilaveten Rusya, Çin, İran ve Türkiye tarafından olumsuz karşılanmıştır. Buna karşın Sudan’ı köşeye sıkıştırmak ve istenen değişimi sağlamak için Amerika başta olmak üzere Batı’lı ülkelerin çoğu bu kararı desteklemiş bulunmaktadır.

Özetle söylemek gerekirse;

Sudan’da, hükümete karşı silahlı muhalif örgütler ile hükümet güçleri ve diğer bir kısım silahlı gruplar arasında yaşanan çatışma ve şiddet hareketleri sonucunda ciddi bir insanlık dramı oluşmuştur. Batılı kaynaklara ve muhalif örgütlere göre 300 bin, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık 200 bin kişi (çatışma, hastalık beslenememe dahil) çıkan bu çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. Sudan hükümet yetkililerine göre ise isyancı grupların sebep olduğu bu çatışmalar sonucunda yaklaşık 10 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Öte yandan bu çatışmalar sırasında yüzbinlerce insan yerlerinden edilerek göçe zorlanmıştır. Çatışma ortamından yararlanan bazı başıboş insanlar çeşitli tecavüz olaylarına karışmıştır. Can kaybı, tecavüz ve göçler hakkında verilen rakamlar farklı olsa da bölgede yerinden edilmelerin hala devam ettiği, milyonlarca mültecinin insani yaşam sorununun sürmekte olduğu hususu tartışmasızdır. Sayısal veriler arasında uçurumlar olsa da Sudanlıların ciddi mağduriyetler yaşadıkları, pek çok insan hakkı ihlalinin yaşandığı gerçeği ortadadır. Bu ihlallerin sorumluluğunun sadece Sudan hükümetine atılamayacağı, yaşanan ihlallerde yerel ve uluslararası nedenlerin ve bölgeye yönelik hesabı bulunan aktörlerin uyguladığı çıkar amaçlı politikaların da etkili olduğu düşünülmektedir. Batı’lı güçler yaşanan bu dramı sona erdirecek politikalar izleme yerine yaşanan olayları manipüle ederek bölgeyi bir dizayna tabi tutma derdindedirler. Böylece İnsan hakları gibi önemli bir konuyu da kendi emellerine kurban etmektedirler.

6. Öneriler

Sudan’da yaşanan insanlık dramının ve hak ihlallerinin tüm yönleriyle ortaya çıkarılabilmesi için UCM dışında bağımsız ve tarafsız gözlemcilerin, insan hakları savunucularının yerinde araştırma ve inceleme yapabilmesi
Sudan’da yaşanan mağduriyetlerin ve hak ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek adil bir şekilde yargılanmaları için etkin bir iç soruşturma ve yargılamaya imkan tanınması
Sudan’da çatışma yaşanmakta olan bölgelerde ateşkes ve barış süreçlerinin desteklenmesi, şiddet hareketlerinin yaşanmaması
Yerinden edilenlerin ve Mültecilerin haklarının korunması ve insani ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için yardım kuruluşlarının ve sağlık örgütlerinin çalışmalarının engellenmemesi

için Sudan hükümetine çağrıda bulunulmalıdır.

Sudan’daki hak ihlallerini kendi ekonomik çıkarları için gündeme getiren Batılı devletler, bu tutumlarından vazgeçmeleri ve gerçek anlamda Sudanlı insanların haklarını korumaları için akl-ı selime davet edilmelidir.

KAYNAKÇA
el-Buhayrî, Zeki. Muşkiletu Darfur, el-Heyetu’l-Mısriyye el-Amme li’l-Kitab, Kahire, 2010.
“Darfûr”, İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, C. 8, İstanbul, 1993.
Görsel Büyük Genel Kültür Ansiklopedisi, Görsel Yayıncılık, C. 13.
Hazar, Numan. Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye – Afrika İlişkileri, USAK Yayınları. 2. baskı, Ankara, 2011.
IRCICA Komisyon, es-Sudan fi’l-Ahdi’l-Osmanî, İstanbul 2007.
İdris, Şemsu’l-Hedy İbrahim. Darfur el-Muameretu’l-Kubra, 1. baskı 2006.
Kavas, Ahmet. Osmanlı Afrika İlişkileri, Kitabevi, İstanbul 2011.
Mazlumder İstanbul Şubesi, neden sudan neden darfur ? raporu, s. 15, http://istanbul.mazlumder.org/faaliyetler/detay/basin-aciklamalari/1/neden-sudan-neden-darfur/855
Merkezu Ebhasi’s- Selam ve’t Tenmiye, “Alakat Çad ve Darfur”, Miftahu’s-Selam fi’d-Darfur, Camiatu Cuba, Hartum, 2003.
Yusuf, Emir Ferec. El-Mahkemetu’l-Cinaiyye ed-Devliyye, Daru’l- Matbuatu’l-Camiiyye, İskenderiye, 2009.

*Avrasya Hukuk Kurultayı Tebliğler Kitabı; s.204 (3-7 Eylül 2014, Saraybosna)

Bir önceki yazımız olan Pakistan’da Birlikte Yaşama Sorumluluğu Bakımından Dini Cemaat ve Gruplara Eleştirel Bir Bakış* başlıklı makalemizde Abdülhamit Birışık ve Avrasya Hukuk Kurultayı Tebliğler Kitabı hakkında bilgiler verilmektedir.

Paylas.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: