Uluslararası Hukukta Abluka Kavramı ve Ablukanın Tâbi Olduğu Hukukî Rejim* - TÜRKİYE HUKUK

Uluslararası Hukukta Abluka Kavramı ve Ablukanın Tâbi Olduğu Hukukî Rejim*

0

Doç. Dr. Ahmet Hamdi Topal / İstanbul Medipol Ü. Hukuk Fak. Milletlerarası Hukuk Anabilim
Dalı Öğretim Üyesi

Uluslararası hukuk, silâhlı çatışma kapsamında düşman tarafın uluslararası toplumla ilişkisini engellemeye yönelik tedbirlerin alınmasına izin vermektedir. Bu amaca yönelik bir uygulama olan abluka; tarafsız devletlerle bağlantısının kesilmesi amacıyla düşman devletin liman ve sahillerinin kuşatılmasını, tâbiiyetlerine bakılmaksızın tüm gemi ve uçakların abluka hattına giriş ve çıkışlarının denetim altına alınmasını içeren bir harp metodu şeklinde tanımlanabilir. (11) Amaç, düşman tarafın açık denizlere çıkışını ve diğer devletlerle olan tüm ticarî münasebetlerini keserek savaşı sürdürebilme yeterliliğini ortadan kaldırmak ya da bunu azaltmaktır. Abluka, silâhlı çatışma kapsamında muhariplerden herhangi biri tarafından tek taraflı olarak uygulanabileceği gibi, BM Güvenlik Konseyi tarafından da uygulamaya konulabilir. BM Andlaşması’nın “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Durumunda Yapılacak Hareket” başlığını taşıyan VII. Bölümü kapsamında; barışın tehdit edilmesi, bozulması veya bir saldırı fiilinin gerçekleştirilmesi hâlinde, Güvenlik Konseyinin 42. madde uyarınca başvurabilecek olduğu zorlayıcı tedbirler arasında ablukaya da yer verilmektedir.

Tatbikata bakıldığında da, örfî uluslararası hukukun ablukayı meşru bir harp metodu olarak kabul ettiğine dair pek çok örnekle karşılaşılmaktadır. 12 Mesela, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman limanlarının Norveç ve İskoçya arasında sürekli dolaşan hücumbotlar ve oluşturulan mayın tarlalarıyla denizden abluka altına alınması sayesinde Almanya’nın Atlas Okyanusu ile bağlantısı kesilmiştir. Keza İkinci Dünya Savaşı’nda müttefikler tarafından Alman ve Japon ekonomilerini zarara uğratmak amacıyla abluka yoluna başvurulmuştur. Yine ABD, 1962’de Küba Krizi’nde hem denizden hem havadan abluka uygulamıştır. Benzer şekilde 1971’de Pakistan ile savaşan Hindistan’ın Bangladeş’te, ABD’nin 1972’de Kuzey Vietnam’da, İngiltere ile Arjantin’in 1983’te Falkland Adaları’nda uyguladığı ablukalar birer örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.13 Ancak günümüzde harp teknolojisinin ulaştığı seviye ve modern silâhların varlığı dikkate alınarak, geçmişte hemen hemen tüm savaşlarda rutin bir uygulama olarak başvurulan klasik manada deniz ablukasının artık gereksiz bir uygulama hâline dönüştüğü ve uygulanmasının da fiilen imkânsız hâle geldiği yönünde farklı görüşlerle karşılaşmak mümkündür.14 Bununla birlikte, 2006’da Lübnan’ın güneyini işgâl eden İsrail’in askerî mühimmat girişini engellemek amacıyla Lübnan sahillerini abluka altına alması ve hâlen uygulanmakta olan Gazze Ablukası, bu yöntemin askerî bir strateji olarak görülmeye ve tatbik edilmeye devam edildiğini göstermektedir.

Öte taraftan Gazze Ablukası, denizden abluka uygulayabilmek için uyulması gereken hukukî şartların nelerden ibaret olduğu hususunda bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Yukarıda da işaret edildiği üzere, BM Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği koruma adına tanınan yetki çerçevesinde abluka uygulanması yönünde bir
karar alması mümkündür.15 Bu yönde alınan bir karar doğrultusunda uygulamaya konulan ablukanın, BM Andlaşması esas alınarak alınan Güvenlik Konseyi kararları dışında herhangi bir sınırlandırmaya tâbi olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Ancak tatbikata bakıldığında, hâlen İsrail tarafından uygulanmakta olan Gazze Ablukası dâhil abluka uygulamalarının, BM’nin herhangi bir dahli olmaksızın devletlerin kendi inisiyatifleri doğrultusunda gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu durumda, bir harp yöntemi olarak ablukaya ilişkin uluslararası hukuk kurallarının ortaya konulması zorunlu hâle gelmektedir.

Oldukça eski bir harp yöntemi olan ablukanın meşruiyetine ve uygulama esaslarına yönelik yürürlüğe girmiş herhangi bir uluslararası andlaşma bulunmadığını, ablukanın örfî uluslararası hukuk kapsamında öngörülmüş bir harp metodu olduğunu öncelikle belirtmek gerekir. 19. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ablukaya ilişkin örfî uluslararası hukuk kapsamında ilk düzenleme, Paris Bildirisi olarak bilinen 1856 tarihli Deniz Hukukuna Riayet Bildirisi’dir (The 1856 Paris Declaration Respecting Maritime Law). Bildiride, bağlayıcı olması açısından ablukanın etkin bir şekilde uygulanması zorunluluğuna yer verilmiştir. Ardından, harp zamanında açık deniz alanlarının hukukî rejimini düzenlemek amacıyla kaleme alınan ve toplam 71 maddeden müteşekkil 1909 tarihli Londra Bildirisi (The 1909 London Declaration Concerning the Laws of Naval War) karşımıza çıkmaktadır. Muharip tarafların birbirini ablukaya alma hakkını kabul eden ilk uluslararası belge olan Londra Bildirisi, yeterli sayıda devlet tarafından onaylanmadığı için bağlayıcı bir değer kazanamamıştır. Bununla birlikte, savaş zamanında ablukayı meşru bir harp yöntemi olarak kabul eden söz konusu hükümlerin zamanla örfî uluslararası hukuk kuralı hâline geldiği genel kabul görmektedir. (16)

Son olarak 1994 tarihli Denizdeki Silâhlı Çatışmalara Uygulanabilir Uluslararası Hukuka İlişkin San Remo El Kitabı (The San Remo Manual on International Law Applicable to Armed Conflict at Sea/SRM) karşımıza çıkmaktadır.17 Bahsedilen düzenlemeler içinde bilhassa SRM, diğerlerine nazaran hem yakın tarihli bir düzenleme olması ve hem de muhtevası itibarıyla günümüz deniz harbine ilişkin örfî uluslararası hukuk kurallarını yansıtması bakımından temel bir değere sahiptir. Hazırlanışı aşamasında, teknolojik gelişmelerin yanı sıra uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası deniz hukuku kurallarının da dikkate alındığı SRM’nin bir bölümünde ablukaya ilişkin kurallara yer verilmiştir. Bu bölümde ilk olarak, öngörülen şartlara uygun olması kaydıyla ablukanın deniz alanlarındaki silâhlı çatışmalarda harp yöntemi olarak uygulanabileceği ifade edilmiş, ardından da meşru bir ablukadan bahsedebilmek için aranan şartlar sıralanmıştır. Söz konusu düzenlemede, insancıl hukuk kuralları esas alınarak ablukaya ilişkin geleneksel kuralların günümüz anlayışıyla bağdaştırılmasının amaçlandığı görülmektedir.

Daha önceden de belirtildiği gibi, abluka örfî uluslararası hukuk çerçevesinde düzenlenmiş bir harp metodudur. Bu kapsamda, meşru bir abluka uygulamasından bahsedebilmek için geleneksel olarak üç temel şart aranmaktadır. Ablukanın kuruluş ve uygulanışına yönelik bu şartlar, teknik mahiyette olup ablukanın ilanı ile etkin ve tarafsız bir şekilde uygulanmasını öngörmektedir. (18) Ablukayı uygulayan devletle tarafsız konumdaki diğer devletlerin menfaatlerini dengelemeyi amaçlayan geleneksel şartlar kapsamında, denizden abluka uygulamasına maruz kalan sivillerin durumuyla alakalı herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Ancak söz konusu kuralların uluslararası insancıl hukukun gelişimiyle birlikte değiştiği ve insancıl hukukun amaçları doğrultusunda yeni kurallarla teçhiz edildiği görülmektedir. (19) Bu anlayışın bir neticesi olarak kaleme alınan SRM, deniz harbine ilişkin kuralları modernize ederken geleneksel kurallarla insancıl hukuku birlikte esas almış ve her ikisini meczetmeyi amaçlamıştır. SRM’nin “Harp Yöntemleri” başlıklı İkinci Kısmında ablukanın uygulanabilmesi için aranan şartlar açıklığa kavuşturulmuştur. Mezkûr düzenlemeden hareketle özet olarak ifade etmek gerekirse, örfî uluslararası hukuk, öncelikle ablukanın ilanı ile tarafsız ve etkin bir şekilde uygulanmasını şart koşmaktadır. Buna göre; abluka önceden ilan edilecek, tüm muhariplere ve tarafsız devletlere önceden bildirilecektir (93. paragraf). Bildirim yükümlülüğü çerçevesinde ablukanın başlangıcı, süresi, yeri ve kapsamı ile tarafsız gemilerin abluka altına alınan liman ve deniz alanlarını terk etmesi için öngörülen süre ilan edilecektir (94. paragraf). Bildirimin amacı, tarafsız devletler başta olmak üzere ilgili tüm taraflara ablukanın kuruluşu ve uygulanma esasları hakkında malûmat vermektir. Benzer şekilde sonlandırılması, geçici olarak kaldırılması, yeniden kurulması, uzatılması dâhil ablukaya ilişkin her tür değişikliğin de ilanı zorunludur (101. paragraf). Ayrıca ablukanın ayrım gözetilmeksizin tüm devletlerin gemilerine karşı etkin ve tarafsız bir şekilde uygulanması zorunludur (95 ve 100. paragraf). Ablukanın tarafsız devletlerin limanlarına ve sahillerine ulaşmayı engellememesi de diğer bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır (99. paragraf). Meşru bir abluka uygulaması kapsamında, ablukayı ihlâl ettiğine dair mâkul nedenlerin bulunduğuna inanılan ticarî gemilerin durdurularak kontrol edilebileceği ve bunlara el koyulabileceği, bu kapsamda bir ön ikazın ardından el koymaya açıkça direnen gemilere saldırılabileceği de hüküm altına alınmıştır (98. paragraf).

Öte taraftan insancıl hukuk kuralları uyarınca, ablukanın tek amacının sivil halkı açlıktan ölüme sevk etmek veya hayatlarını idâme ettirebilmek için ihtiyaç duydukları diğer maddelere ulaşmalarını engellemeyi amaçlaması ya da orantılılık ilkesi çerçevesinde sivil halka verilen zararın ablukadan beklenen somut ve doğrudan askerî avantaja nazaran orantısız olması hâlinde veya bu şekilde olması hedeflendiği takdirde abluka ilan etmek ve uygulamak yasaklanmıştır (102. paragraf). Bahse konu hükmün ilk kısmından, sivil halkı açlığa mahkûm ederek öldürmeyi hedeflemediği sürece, sivil halkın aç kalmasını amaçlayan abluka uygulamalarının meşru görüldüğü neticesi çıkmaktadır. Ancak hükmün ikinci kısmında, orantılılık ilkesinin öne çıkarılarak sivillerin korunmasının amaçlandığı dikkat çekmektedir. Bu hükme ilave olarak, ablukanın sivil halkın hayatlarını sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları gıda maddeleri ile diğer malzemeleri tedarik etmelerini engellemesi hâlinde, abluka uygulayan taraf sivil halka insanî yardım ulaştırmaya yönelik çabalara izin vermekle yükümlü tutulmuştur. Bununla birlikte söz konusu devletin, bu tür bir geçiş kapsamında arama dâhil teknik düzenlemeleri tespit etme hakkı mahfuzdur. Ayrıca yardım malzemelerinin dağıtımının koruyucu gücün veya Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi tarafsızlık garantisi sunan bir uluslararası organizasyonun yerel denetimi altında yapılması şarttır (103. paragraf). Bu hükümlerle birlikte, sivillerin doğrudan hedef alınmaması ve elde edilmek istenen askerî avantaja nazaran orantısız bir zarara uğramalarına engel olmak hedeflenmiştir. Ablukanın uygulanabilecek olduğu deniz alanları ise, paragraf 10/b’de muharip devletlerin iç suları ve karasuları ile münhasır ekonomik bölgeleri, kıta sahanlıkları, takımada devleti olmaları hâlinde takımada suları ve açık deniz alanları şeklinde açıklığa kavuşturulmuştur. Ablukanın açık deniz alanlarında uygulanabileceği, hatta söz konusu açık deniz alanı askerî operasyonların cereyan ettiği deniz alanından uzak olsa dahi genel kabul görmektedir. (20)

Belirtilmesi gereken bir diğer önemli husus, SRM itibarıyla ablukanın sadece uluslararası silâhlı çatışmalarda uygulanabileceğidir. Aslında deniz alanlarındaki silâhlı çatışmaların düzenlendiği SRM’de silâhlı çatışmadan kastedilenin uluslararası silâhlı çatışmalar olduğuna dair herhangi bir ifadeyle karşılaşılmamaktadır. Bununla birlikte SRM’ye eşlik eden Açıklama (Explanation) metninde, söz konusu düzenlemenin sadece uluslararası silâhlı çatışmalar için tatbik edilebilir olduğu açıkça belirtilmiştir. (21) Öte yandan doktrinde de ablukanın uluslararası silâhlı çatışmalarda uygulanabilir bir harp yöntemi olduğu genel kabul görmektedir. (22) Tatbikata bakıldığında da ablukanın uluslararası silâhlı çatışmalar dışında uygulanabilir olduğuna dair süreklilik arz eden bir devlet uygulaması veya opinio juris ile karşılaşılmamaktadır. (23) Bu durumda taraflardan birinin devlet, diğerinin devlet dışı bir aktör olduğu uluslararası olmayan bir silâhlı çatışmada abluka yoluna başvurulamayacağı ortaya çıkmaktadır. (24) Silâhlı çatışmanın her iki tarafında da birer devlet olmadığı ve muharip taraf statüsüne de sahip bulunmadığı bu tür durumlarda ilgili devlet, devlet dışı aktörlere yönelik dış desteği kesmek istediği takdirde karasularıyla sınırlı olmak kaydıyla benzer bir yetki kullanabilmektedir. (25) Ancak uluslararası sularda bu tür bir yetki kullanabilmesi mevzubahis değildir.

Söz konusu kurallara rağmen Mavi Marmara Saldırısı sonrasında İsrail tarafından kurulan Turkel Komisyonu, İsrail’in uluslararası hukuk kurallarını kendi uygulamalarına meşruiyet kazandıracak şekilde yorumlama alışkanlığı doğrultusunda örfî uluslararası hukuk uyarınca uluslararası olmayan silâhlı çatışmalarda da abluka kurulabileceğini iddia etmektedir. (26) Benzer şekilde Türkiye’nin talebi üzerine, 1 Haziran 2010’da toplanan BM Güvenlik Konseyinin kabul ettiği Başkanlık Açıklaması uyarınca BM Genel Sekreteri öncülüğünde kurulan Soruşturma Paneli tarafından hazırlanan Raporda, ablukanın uluslararası nitelik taşımayan silâhlı çatışmalarda uygulanabileceği ileri sürülmekte ve buna dair çeşitli örnekler verilmektedir. (27) Gazze’de uygulanan ablukanın hukuken meşru bir uygulama olduğu ileri sürülen Raporda, İç Savaş döneminde ABD’nin devlet olarak tanımadığı bağımsızlık yanlısı Güney Konfederasyonuna abluka uyguladığına dikkat çekilerek bu durum hâlen İsrail tarafından uygulanmakta olan ablukaya emsal gösterilmeye çalışılmaktadır. (28) Ancak bu örneğin iddia edilenin aksine ablukanın uluslararası silâhlı çatışmalarda uygulanabilir bir harp yöntemi olduğunu ortaya koyduğu görülmektedir. Söz konusu olayda, abluka kararı karşısında önce İngiltere ardından İspanya, Fransa, Hollanda ve Brezilya tarafsızlıklarını ilan etmiş, bu durum Konfederasyonun muharip statüsü kazanmasının yolunu açmıştır. Birlik ile Konfederasyon kuvvetleri arasındaki iç savaş, Konfederasyon tarafına zımnen muharip statüsü tanınmasıyla birlikte uluslararası nitelik kazanmıştır. (29) Raporda yer verilen diğer bir örnek, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Milliyetçi Çin Hükümetinin Komünist Kuvvetlerin kontrolü altındaki limanlara yönelik uygulamasıdır. Ancak Çin ile ABD arasındaki yazışmalar, söz konusu uygulamanın abluka olmadığını ortaya koymaktadır. (30) Raporda son olarak İsrail’in 2006’da Hizbullah’a karşı uyguladığı abluka gündeme getirilmektedir. İsrail’in Hizbullah ile uluslararası olmayan bir silâhlı çatışma içinde olduğu belirtilen Raporda, uluslararası toplumun ablukaya yönelik olumlu tepkisinin uluslararası olmayan silâhlı çatışmalarda da bu yola başvurulabileceğine ilişkin bir örfî uluslararası hukuk kuralının varlığını gösterdiği iddia edilmektedir. (31) Söz konusu ablukanın uygulanmasına esas teşkil eden İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışma, bir yönüyle İsrail ve Hamas arasındaki çatışmayla benzerdir. Ülkelerinde önemli bir desteğe sahip Hamas ve Hizbullah, askerî yönleri de bulunan birer siyasî oluşumdur. İsrail, her iki örgütün de ülkesini hedef alan saldırılarda bulunduğunu iddia etmekte, fakat Hamas’tan farklı olarak Hizbullah’ın eylem ve davranışlarından ötürü Lübnan’ı mesul tutmaktadır. Nitekim İsrail tarafından BM Genel Sekreteri ve Güvenlik Konseyi Başkanlığına sunulan mektupta, bu hususun açıkça dile getirildiği görülmektedir. (32) Bu da hâliyle Hizbullah ile İsrail arasındaki silâhlı çatışmayı, İsrail ve Lübnan arasında gerçekleşen uluslararası bir çatışmaya dönüştürmektedir. Daha da önemlisi, İsrail’in Hizbullah’ı öne sürerek Lübnan’ın güneyini istila etmesi, her ikisi de bağımsız birer devlet olan İsrail ve Lübnan arasında bir silâhlı çatışma anlamına gelmektedir. Oysa bahse konu durumların hiç biri Hamas için geçerli değildir.

*Bu makale, Doç. Dr. Ahmet Hamdi Topal‘ın izniyle “İsrail’in Gazze Ablukası ve Mavi Marmara Saldırısı” konulu çalışmasından alınmıştır.  

(11) SANGER, Andrew; The Contemporary Law of Blockade and the Gaza Freedom Flotilla, Yearbook of International Humanitarian Law, Cilt 13, 2010, s.409.
(12) Söz konusu örnekler hakkında bkz. BUCHAN, Russell; The International Law of Naval Blockade and Israel’s Interception of the Mavi Marmara, Netherlands International Law Review, Cilt 58, Sayı 2, 2011, s. 214.
(13) Söz konusu örnekler için bkz. KRASKA, James; Rule Selection in the Case of Israel’s Naval Blockade of Gaza: Law of Naval Warfare or Law of the Sea?, Yearbook of International Humanitarian Law, Cilt 13, 2010, s. 374.
(14) Özellikle abluka uygulanmak istenen tarafın sahip olduğu denizaltıları, hava kuvvetleri ve kıyı bataryalarını kullanarak ve mayınlama gibi yöntemlere başvurarak ablukayı fiilen imkânsız hale getirebileceği ileri sürülmektedir. Bu tür görüşler için bkz. BUCHAN, The International Law of Naval Blockade, s. 212.
(15) BM Güvenlik Konseyinin Kuveyt’i işgâl eden Irak’ın işgâle son vermesi yönündeki taleplerine uymaması karşısında, Konseyin almış olduğu 665 sayılı karar bu duruma örnek gösterilebilir. Konsey, 25 Ağustos 1990 tarihli bu karar uyarınca, Irak’a yönelik ambargonun uygulanabilmesi için abluka yoluna başvurulmasına karar vermiştir.
(16) Söz konusu düzenlemenin ABD, Almanya ve Kanada gibi ülkelerde silâhlı kuvvetlerin uyması gereken kuralların hazırlanışı aşamasında dikkate alındığı görülmektedir. Bkz. VON HEINEG, Woff Heintschel; Naval Blockade and International Law, içinde Bruce A. Elleman ve Sarah C. M. Paine, (der.) Naval Blockades and Sea Power: Strategies and Counter-Strategies, 1805-2005, Routledge, Londra, 2006, s. 16; SANGER, s. 411; KRASKA, s. 381.
(17) Askerî ve akademik uzmanların, herhangi bir resmî sıfata sahip olmaksızın toplanarak deniz alanlarındaki silâhlı çatışmalara uygulanabilir örfî uluslararası hukuk kurallarını bir araya getirmeyi amaçladıkları altı yıllık bir çalışmanın ürünü olan SRM, bağlayıcı değere sahip bir uluslararası düzenleme
değildir. Bununla birlikte, Londra Bildirisi gibi SRM’nin de ülkeler bazında askerî yönetmeliklerin hazırlanmasında dikkate alındığı görülmektedir.
(18) Londra Bildirisi madde 8, 9, 11 ve 16.
(19) 1950 Kore Savaşı veya 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı’nda uygulanan ablukaların hukukî meşruiyeti, geleneksel şartlar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Buna mukabil, BM Güvenlik Konseyinin 665 sayılı kararı uyarınca 1990’da Irak’a karşı uygulanan abluka, insancıl hukuka ilişkin hukuk kurallarının esas alındığı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
(20) GUILFOYLE, Douglas; The Mavi Marmara Incident and Blockade in Armed Conflict, British Yearbook of International Law, May 2011, s. 23.
(21) L. Doswald-Beck, San Remo Manual on International Law Applicable to Armed Conflicts at Sea (Cambridge, Cambridge University Press 1995) p. 73’den nakleden BUCHAN, The International Law of Naval Blockade, s. 220.
(22) BUCHAN, Russell; The Palmer Report and the Legality of Israel’s Naval Blockade of Gaza, International and Comparative Law Quarterly, Cilt 61, Sayı 1, 2012, s. 267.
(23) GUILFOYLE, s. 1.
(24) OKUR, Derya Aydın & SARIBEYOĞLU, Meltem & ERKİNER, Hakkı Hakan; Mavi Marmara Olayının Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi, Güncel Hukuk, Temmuz 2010, s. 34.
(25) Devlet dışı aktörlerin abluka uygulayan ya da uygulanan taraf olabileceğine dair herhangi bir kural ya da örnekle karşılaşılmamaktadır. Ancak ablukayı etkin bir şekilde uygulamak için gereken kaynak dikkate alındığında bu durum şaşırtıcı görülmemelidir.
(26) Turkel Commission, Report of the Public Commission to Examine the Maritime Incident of 31 May 2010, 23 Ocak 2011, para. 39, 171. İsrail, Mavi Marmara Saldırısı sonrasında Yakov Turkel başkanlığında bir komisyon kurarak bir iç inceleme başlatmıştır. Komisyon tarafından hazırlanan Rapor, bundan sonra kısaca Turkel Raporu şeklinde anılacaktır.
(27) UN, Report of the Secretary-General’s Panel of Inquiry on the 31 May 2010 Flotilla Incident, Eylül 2011. 2 Ağustos 2010’da BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un talimatıyla oluşturulan ve ikisi tarafsız olmak üzere dört üyeden oluşan Soruşturma Panelinde, eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe ve eski Yeni Zelanda Başbakanı Geoffrey Palmer bağımsız üyeler olarak atanmıştır. İsrail ve Türkiye tarafından da Joseph Ciechanover ve Süleyman Özdem Sanberk görevlendirilmiştir. Türk ve İsrailli üyenin çekimser kaldığı Rapor, Eylül 2011’de resmen yayımlanmıştır. İçerdiği bulgu ve ulaştığı sonuçlar itibarıyla hukukî açıdan bağlayıcı bir değer taşımayan Raporun, Gazze Ablukası’nın meşru olduğu tespiti dâhil genel olarak İsrail tezlerini benimsediği ve Türkiye’nin beklentilerini karşılamadığı söylenebilir. Bununla birlikte, BM bünyesinde hazırlanmış olmasından dolayı dikkate alınması gereken bir belge olduğu açıktır. Heyete başkanlık eden Geoffrey Palmer’a izafeten Palmer Raporu şeklinde isimlendirilen Raporun metni için bkz. http://www.un.org/News/dh/infocus/middle_east/Gaza_Flotilla_Panel_Report.pdf (Erişim tarihi: 11 Nisan 2012). Rapora yönelik eleştirel bir çalışma için bkz. FINKELSTEIN, Norman G.; Torpedoing the Law: How the Palmer Report Justified Israel’s Naval Blockade of Gaza, Insight Turkey, Cilt 13, Sayı 4, 2011, s. 11-29.
(28) Palmer Raporu, para. 21.
(29) GUILFOYLE, s. 18.
(30) BUCHAN, The International Law of Naval Blockade, s. 219.
(31) Palmer Raporu, para. 43.
(32) UN Doc A/60/937, S/2006/515, 12 Temmuz 2006.

Bir önceki yazımız olan Polis Vazife Selahiyet Kanunu’nda 5681 sayılı Kanun ile Yapılan Değişikliklere Genel Bakış başlıklı makalemizde mustafa tırtır hakkında bilgiler verilmektedir.

Paylas.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: