Kadının İnsan Hakları

Av. Begüm Gürel

19. yy’da büyük önem kazanan kadın hakları kavramı, kadınlarla erkeklerin sosyoekonomik, siyasi ve yasal birçok haklar bakımından eşit olmasını kapsamaktadır. Bu hakkın temeli, insanın maddi ve manevi gelişimini ve insan onurunu korumayı amaçlayan, insanın sırf insan olması dolayısıyla doğuştan sahip olduğu insan haklarına dayanmaktadır. Bu sebeple kavramsal olarak kadın hakları olarak nitelendirilirken, gelişen tarihsel süreçte kadın haklarına dair çalışmaların artmasıyla ilk olarak 20.yy’da Viyana İnsan Hakları Konferansı’nda kadının insan hakları kavramının kulllanılması üzerine, Birleşmiş Milletler tarafından bu kavram resmî olarak kabul edilerek literatürümüze girmiştir.

Nitekim talep edilen bu haklar, kadınlara özgü ayrıcalıklı haklar değil; tüm insanlara tanınması gereken insan olmasından kaynaklanan haklardır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın zaman döngüsünden en çok beklediği gelişmelerden biri, haklarını tartışırken fizyolojik ayrım yapılmasına ihtiyaç duyulmadan cinsiyet belirtmeksizin kadın ile erkeğin ortak kesişim kümesi olan insan haklarını tartışabileceğimiz eşitlik seviyesine gelebilmektir.

İnsan hakları çağı olarak kabul edilen günümüzde uygar devlet olmak isteyen ülkeler, insan haklarına saygılı olmak ve insan haklarının korunması için çeşitli yasal düzenlemelerle ileri adımlar atmak zorundadır. Kadının insan hakları bu açıdan da hukuki koruma altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu alanda ülkemizde Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) en önemli belgelerdir.

Cumhuriyetin kurulmasıyla ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları önem kazanmış, 1926 yılında Medeni Kanun kabul edilmiş, çok eşlilik yasaklanmış, kız ve erkek çocuklara mirasta eşit pay ilkesi getirilmiştir. 1930 yılından sonra ise bir dizi kanun ve kanun değişiklikleriyle kadınlara belediye seçimlerine katılma, köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme, kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları gibi birçok siyasal hak tanınmıştır. Yakın zamana baktığımızda ise AB ile üyelik müzakerelerine başlayan, AB müktesebatına uyum çerçevesinde ülkemizde sürdürülebilir toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda önemli reformlar yapılmış, gerek ulusal gerekse uluslararası alanda yasal mevzuatlarla kadının insan hakları, koruma altına alınmıştır.

Okuma önerisi:  Hukuk Gündemi 2021/11

Bu alanda ülkemizin kadın hakları mücadelesinin en önemli kazanımlarından biri; kadının insan hakları için vazgeçilmez bir politika belgesi olan, imza törenine ev sahipliği yapan ve ilk imzacısı olan Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi -bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi– olmuştur.

Bu sözleşme, yargı sistemimizde toplumsal ataerkil kültür kalıplarına uygun karar alma alışkanlığının önüne geçerek, devletin şiddeti önleme yükümlülüğünü uluslararası mevzuatla koruma altına alarak toplumsal cinsiyet temelli şiddetin durdurulması için mücadele eden bir sözleşme olarak önemli bir yer edinmiştir. Ancak ne yazık ki geçtiğimiz bir hafta içerisinde ülkemiz bu sözleşmeden çekilmiş, bu çekilme BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri tarafından dahi “geriye atılmış bir adım” olarak değerlendirilmiştir.

Zira bugün durduğumuz noktada mevcut Anayasamızın 10. maddesi uyarınca kadın-erkek arasında kanuni eşitlik düzenlenmiş, ancak Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2019 Yılı Raporuna göre Türkiye’de 2010-2020 yılları arasında toplam 2296 kadın cinayeti işlenmiştir.

Kadının işe alım şartları ile çalışma ve çalışmanın sona ermesi süreçleri de dahil olmak üzere eşit işe eşit ücret ve mesleğinde yükselme hakkı var ancak iş gücü piyasasına bakıldığında iş gücüne katılım oranının kadınlar için 2019 yılına ait verilerde %34,5 iken erkekler için %71,8 olduğu görülecektir. Yine KHÜ Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi‘nin Türkiye’de Yükseköğretimdeki Cinsiyet Eşit(siz)liği raporuna göre; Türkiye’de akademisyenlerin yüzde 61,8’i erkek iken, yüzde 38,2’si kadın, rektörlerin ise yüzde 90,9’u erkek iken, yüzde 9,1’i kadın olduğu görülecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi verilerine göre ise; 2019 yılında meclise giren kadın milletvekili oranı %17,3’de kalmıştır. Keza iş görüşmelerinde kadına tamamlayıcı rol biçen sorular sorulmakta, ebeveyn sorumlulukları öne sürülerek birçok kadın, erkeklere oranla öncelikli olarak işten çıkarılmaktadır. Buradan çıkan sonuç, bir yaptırım ile donatılmamış olması durumunda olan şeyin, yasa değil ancak yasaya yakın bir olgu olduğu olacağıdır.

Okuma önerisi:  Uluslararası Tahkimde Türkiye’nin Avantaj ve Dezavantajları*

Şüphesiz ki kadınların eğitim düzeyinin geliştirilmesi, siyasal alanda daha fazla temsil yetkisine sahip olması, sosyal alanda haklarının korunması ve geliştirilmesi, kadınların öz gelişimine katkı sağlayacak, ekonomik ve siyasal alanda ülkemizi geliştirecek, Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı tarafından yayımlanan Dünya Mutluluk Raporu‘nda ise 156 ülke arasında 93. sıradan daha önlere geçecektir.

Diğer taraftan, bütün dünyanın etkisi altına alan ve ülkemizde de görülen koronavirüs (covid-19) salgını, sağlık, ekonomi, eğitim gibi birçok sorunla birlikte özel hayatımızı etkileyen sorunlar arasında ev içi şiddeti de beraberinde getirmektedir. Zira Türkiye’de de kadına şiddetin en fazla görüldüğü yer evler olup, Koronavirüs Salgınının başladığı ilk günden bu yana birçok ülkelerde kadına yönelik şiddet her boyutuyla artmakta, gerek fiziksel gerek psikolojik şiddete uğrayan ve sığınma evi talebinde bulunan kadınlarında oranında yükselme olmaktadır. Bu nedenle covid-19 mücadelesi salt ekonomi, sağlık, eğitim sektörleriyle sınırlanmamalı; kadının eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkını da gözetmelidir.

Netice itibarıyla kadın haklarının toplumda yer edinmesi için öncelikle insan haklarının özümsenmesi, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için kadının insan haklarının benimsenmesi bu konuda bilinçlendirmelerin yapılması gereklidir. Kadınların her alanda gelişmesi ve güçlenmesi sağlanmalı, kadınların güçlenmesi çabasına “erkekleri ikincil hale getirme, ezme veya rakibe karşı kazanma” gibi anlamlar yüklenmemelidir.

Zira Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Bu sebeple kadınlarımız da alim ve teknik bilgi sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtiği bütün eğitim kademelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplum hayatında erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olacaklardır.”