Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 25 Ekim 2021 tarihinde düzenleyeceği 4. Ticaret Hukuku Uluslararası Sempozyumunda tebliğ sunmak isteyen araştırmacılara, aşağıda yer alan bilgiler doğrultusunda, çalıştıkları kurum ve iletişim bilgilerini (mail adresi ve mobil telefon bilgilerini) ekleyerek AYBÜ Hukuk Fakültesine başvurmaları çağrısında bulundu.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından 25 Ekim 2021 tarihinde “IV. Ticaret Hukuku Uluslararası Sempozyumu” düzenlenecektir.
Sempozyum bütün uygulayıcı, akademisyen ve araştırmacılara açık olup sempozyuma katılım ücretsizdir. Sempozyumun konusu “Ticaret Hukukuna Disiplinlerarası Yaklaşım” olacaktır. Tebliğlerin ticaret hukuku ve bağlantılı konulara interdisipliner yaklaşım içermesi, örneğin şirketler hukuku ile medeni usul hukuku veya iş hukuku gibi alanlara birlikte odaklanması beklenmektedir. Farklı alanlardaki birden fazla araştırmacı tarafından yapılan ortak çalışmalar tercih edilecektir.
Tebliğlerin daha önce başka yerde sunulmamış ya da yayımlanmamış olması gerekmektedir. Tebliğler ve sunumları Türkçe veya İngilizce dillerinde olabilecektir. Çeviri hizmeti sağlanmayacaktır.
Tebliğ özetlerinin 300-400 kelime aralığında olması gerekmektedir. Daha sağlıklı bir iletişim için yazarların çalıştıkları kurum ve iletişim bilgilerini (e-posta adresi ve mobil telefon bilgilerini) göndermeleri rica olunur.
Tebliğ özetleri ve tam metinler hakem incelemesine tabi tutulacaktır. Tebliğ özetleri Üniversite tarafından elektronik kitap olarak; tam metinler ise Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi’nde (TFM) yayımlanacaktır. Tam metinlerin, dergipark.org.tr/tfm adresinde yer alan yazım kurallarına uygun ve makale formatında hazırlanması gerekmektedir.
SEMPOZYUM TAKVİMİ
Tebliğ özetlerinin 30 Temmuz 2021 tarihine kadar commerciallaw@ybu.edu.tr adresine gönderilmesi gerekmektedir.
Sempozyumda sunulacak tebliğler Sempozyum Bilim Kurulu tarafından seçilecek ve
seçilen tebliğler 20 Ağustos 2021 tarihine kadar bildirilecektir.
Sempozyumun kesinleşmiş programının 27 Eylül 2021 tarihine kadar duyurulması planlanmaktadır.
“IV. Ticaret Hukuku Uluslararası Sempozyumu” (online) 25 Ekim 2021 tarihinde düzenlenecektir.
Sempozyumda sunulacak tebliğlerin tam metinlerinin 31 Aralık 2021 tarihine kadar commerciallaw@ybu.edu.tr adresine iletilmesi gerekmektedir.
İletişim adresi: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, Ayvalı Mah., Halil Sezai Erkut Caddesi, 151. Sokak, Keçiören – ANKARA
Ayrıntılı bilgi için iletişim : commerciallaw@ybu.edu.tr
Prof. Dr. Hayri BOZGEYİK Doç. Dr. Cafer EMİNOĞLU Dr. Öğr. Üy. A. Oğuzhan HACIÖMEROĞLU Dr. Öğr. Üy. Tuğçe Nimet YAŞAR Öğr. Gör. Dr. Ceren CERİT DİNDAR Öğr. Gör. Dr. Bahriye BAŞARAN Arş. Gör. Dr. Nevin MERAL Arş. Gör. Fatma Betül ÇAKIR ÇELEBİ Arş. Gör. Kemalettin Ahmet AKSOY Arş. Gör. Şule IŞIN Arş. Gör. Zehra AVCI Arş. Gör. Sümeyye ERKALAN COŞKUNSU
Dijital mirasın tanımını yapan ve Alman hukukunda nasıl ele alındığının ayrıntılarını paylaşan İleri’ye göre Almanya ile aynı hukuk ailesinden olan Türk yargısında da dijital miras, mutlaka dikkate alınması gereken bir konu.
Dijital mirasın en genel tanımını şu şekilde yapmak mümkün. Miras bırakanın internet ortamındaki dijital hesaplarının, verilerinin tümü zaten dijital miras kavramı kapsamında değerlendirilebilir.
Alman hukukunda şu an için dijital mirasa yönelik yasal bir düzenleme yok. Çok önem arz eden iki Federal Mahkeme kararıyla ve öğreti görüşleriyle esasen ele alınıyor. Bu kurumun yasal ve genel geçer bir tanımı da yok. Almanya’nın bir özellik arz ettiğini söylemek isterim. Çünkü dijital miras konusunun yüksek mahkeme düzeyinde ele alındığı sadece bir değil iki karar verildiği yegâne ülke özelliğini gösteriyor. Bizim açımızdan aynı hukuk ailesinin temellerine sahip olduğumuz için dijital mirasın mutlaka dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.
Alman Federal Mahkemesi iki temel karar vermiş durumda. İkisinde de dijital mirasın tanımını yapmıyor. Dijital mirasın tanımını yapma konusunda bilinçli olarak sustuğunu düşünüyorum. Çünkü teknolojinin hızı ve bu alandaki gelişmeler nazara alındığında bu kavramın kesinlikle sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Federal mahkemenin de buradan yola çıktığını söyleyebilirim.
Federal mahkeme halihazırda var olan miras hukuku ilkeleri ve hükümleri Alman Medeni Kanunu’nun 1922. maddesi ve devam hükümleri başta olmak üzere külli halefiyet denilen ilke gereğince “miras bırakanın tüm mal varlığı değerleri ve aynı zamanda sözleşme ilişkileri de tüm hak ve yükümlülükleriyle birlikte zaten mirasçılara intikal ediyor.” diyor. Burada Federal Mahkeme değerlendirmesini yaparken kullanıcı hesabının ölenin şahsına mı yoksa mal varlıksal değerlere bağlı nitelik gösterdiğine bakmakta. Mal varlıksal değerler sadece mirasa konu olabilir. Federal Mahkeme esasen bu ayrımın yapılamayacağını ve yetersiz kaldığını da bir kez daha gösteriyor. Zaten halihazırda Alman kanun koyucusunun iradesi somutlaşmış durumda. Çünkü Alman Medeni Kanunu’nun 2047. maddesinin 2. fıkrası ve 2373. maddelerinde halihazırda bir kişiye ait günlüklerin, kişisel mektupların, şahsa ait tüm analog yani dijital olmayan belgelerin mirasçılara intikali düzenlenmiş durumda. Bu anlamda Federal Mahkeme bu hükümden yola çıkarak şahsa bağlılık gösteren veriler, belgeler ve değerlerde miras yoluyla intikal edebilir. Federal mahkemenin esas görüşü temel miras hukuku ilkelerinden fiziki dünyada uygulanan ilkelerden yola çıkarak dijital miras kavramını ele almak ve bunların mirasçılara intikalini sağlayabilmek yönünde. Alman hukukuna göre şu an federal mahkeme görüşleri yadsınamaz bir hale geldi. Dijital miras özelinde sosyal medya hesapları mirasçılara intikal edebilir.
Kıta Avrupası hukuk sistemine dahil olan hemen hiçbir ülkede doğrudan dijital mirası destekleyen hükümler yok. İleri, ilgili konunun Avrupa Birliği ile Amerikan hukuk sistemlerinde kendisine tam anlamıyla henüz yer bulmadığını hatırlatıyor. Ancak, bütün bu örnekler arasında önemli bir istisnayı da vurguluyor: Estonya
Dahil olduğumuz Kıta Avrupası hukuk sisteminde hemen hemen hiçbir ülkede şu an için doğrudan dijital mirası destekleyen hükümler yok. Başta Almanya olmak üzere mesele şu an yargı kararları ve öğreti görüşleri düzeyinde ele alınıyor. Bu şekilde yürütülüyor.
Avrupa Birliği’nde de blok genelinde geçerli olan bir düzenleme henüz yapılmış değil. Görece Avrupa Birliği bu tarz gelişmelere daha duyarlı ve hızlı reaksiyon veriyor. Yaptığım küçük bir araştırma sonucunda Avrupa Birliği yasa koyucularına yönelik ciddi bir baskı var. Bu düzenlemelerin yapılması gerektiği özellikle sosyal medya, internet şirketleri, bankalar, sosyal medya hesapları merkezlerinin kişilerin mirasçılarının bulunduğu yerden farklı bir üye ülkede olması durumunda ortaya çıkacak farklı hukuki yaklaşımlar, düzenlemeler sebebiyle bunların sorun yaratabileceği bu sebeple de blog genelinde de geçerli olacak dijital miras kapsayacak şekilde düzenleme yapılması gerektiği yönünde sıklıkla görüşler, makaleler kaleme alınıyor. Avrupa Birliği düzeyinde de yakın gelecekte bir düzenleme görebiliriz.
Amerika’ya baktığımızda hukuk sistemlerimiz her ne kadar farklı olsa da örnek teşkil etmesi açısından dijital mirasa ilişkin olarak yasalaşma var. Tanımı ve kapsamının belirlenmesi noktasında yetersiz kaldığı söylense de bu anlamda bir rehberlik sağladı. Özellikle ölüme bağlı tasarruflarla dijital mirasın nasıl belirlenmesi konusunda bir rehber taşıyabileceği söyleniyor. Dijital Varlıklara Gözden Geçirilmiş Güvene Dayalı Erişim Yasası (RFADAA) ismi.
Dahil olduğunuz hukuk sisteminde Kıta Avrupası Hukuku ülkelerinde henüz bir yasal düzenleme yok. Almanya halihazırda var olan hukuksal düzenlemelerin dijital mirasın ele alınışı bakımından yeterli olacağını söyledi. Dolayısıyla yakın gelecekte bir düzenleme görmeyeceğiz. Başta Almanya olmak üzere külli halefiyet ilkesinin geçerli olduğu diğer ülkelerde de yargı kararları ve öğreti görüşleriyle bu konu yürütülecektir.
Temelleri Germen hukukuna dayanan aslında aynı hukuk ailesine mensup olduğumuz bir ülkede düzenleme yapılmış durumda O da Estonya.
Estonya miras kanunu kapsamında külli halefiyet ilkesinin geçerli olduğu bir ülke. Ama somut bazı düzenlemelerle de dijital mirası yasalaştırmış durumdalar. Estonya’nın medeni kanununda da yasal mirasçılık ve miras hükümleri açıkça dijital mirası da kapsayacak şekilde düzenlenmiş durumda.
Estonya, Almanya’yla benzer bir görüşü yürütüyor. Dijital olsun olmasın bu tarz verilerinde tüm mal varlığı değerlerinin de mirasçılara intikal edeceğini söylüyor.
Türkiye’nin Medeni Kanunu’nun İsviçre hukuku başta olmak üzere diğer ülkelerde de şu an için dijital mirası doğrudan düzenleyen bir kanun yok. Almanya veya İsviçre’de bir düzenleme yapılırsa bizler için de bir yol gösterici olacaktır diye tahmin ediyorum. Bana göre Türkiye şu an böylesi bir yasal düzenlemeden çok uzakta. Çünkü daha yargı kararlarında bile böyle konunun olduğu meselesi çok çok yeni gündeme gelmeye başladı.
Dijital mirasla ilgili yasalarda “sadece sosyal medya hespalarını kapsayan bir düzenlemenin” yetersiz olacağını ifade eden İleri, konuyla ilgili yanıtlanması gereken hayati soruları gündeme getiriyor: dijital miras, mirasçılara intikal edebilir mi?
Dijital miras meselesinin yalnızca miras hukuku ve külli halefiyet ilkesi bağlamında ele alınmasının hem tek yanlı kalacağını ve ciddi hukuki açmazlara yol açacağını düşünüyorum. Bilhassa giderek önemi artan yadsınamaz bir gerçek olan sosyal medya platformlarına akdedilen kullanıcı sözleşmeleri uyarınca sürdürülen faaliyetler neticesinde ortaya çıkan tüm veriler, bilgiler, paylaşımlar, yazışmaların hukuki akıbetinin doğrudan doğruya analog düzen neyse fotoğraflar, metinler nasıl ele alınıyorsa o şekilde ele alınmalıdır. Bunlar aynı hukuki kaderi paylaşacaktır demek bana göre hukuki açıdan yetersiz kalıyor. Çünkü ortada yadsınamayacak bir bir sözleşme var. Kişilerin bu platforma girerken akdettikleri gizlilik esasına dayalı bir kullanıcı sözleşmesi var. Bu sorunu çözmeye yarayacak özel hayatın, telekomünikasyonun gizliliği ile miras hukuku arasında mutlaka bir denge kuracak hangi hakka hangi durumda nasıl öncelik verileceğini belirleyecek bir düzenleme en öncelikli bir konu.
Ama sadece “Sosyal medya hesapları mirasçılara geçecektir.” demek şeklinde bir düzenleme bile bana göre yetersiz.
Terekenin tespitinin nasıl yapılacaktır? Şirketlerin verileri saklama yükümlülüğü nasıl ve ne şekilde olacaktır? Bunların ötesinde saklı pay vergilendirme sorunu karşımıza çıkmakta. Pek çok açıdan ele alınması gereken bir durum.
Ama ilk öncelikli güncelleme dijital miras, mirasçılara intikal edebilir mi? Ederse telekomünikasyonun ve özel hayatın gizliliği temel hakları nasıl ve ne şekilde ele alınacak? Nereye konulacak?
Telekomünikasyon ile özel hayatın gizliliği konularında çekincelerini ifade eden Çiğdem İleri, Kişisel Sağlık Verileri Hakkında Yönetmeliği hatırlatarak emsal niteliği taşıyacak bir karar üzerinden Türk yargısının konuya bakış açısını özetledi:
Sadece benim değil pek çok yazarın da çekincesi telekomünikasyon ve özel hayatın gizliliği boyutunda. Burada yer alan verilerin pek çoğunun kişisel veri niteliği taşıdığı düşünüldüğünde şöyle bir sorunla karşılaşılması mümkün:
Kişisel web sitesi sahibi öldüğünde mirasçıları ulaşması gereken şirket yetkililerine ulaştığında şöyle bir cevap alabilirler: Bunlar kişisel veri arz ediyor. Bu kapsamda sizin mirasçı olup olmamanız önemli değil. Biz ancak bunları veri sahibiyle paylaşabiliriz. Bu tarz uyuşmazlıklar halihazırda doğmaya başlamış durumda. Kişisel Verilerin Korunması Kurulu’nun bir takım tavsiye niteliğinde kararları var. Bu kararlara bakıldığında da aslında Türk hukukunda nasıl bir karmaşa olacağı ya da hukuki açıdan açmazlar ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün değil. İki yıl önceki 18 Eylül 2019 tarih ve 2019/273 sayılı kurul kararıyla karşılaştım. Bu arada kurul dijital olsun ya da olmasın tüm veriler üzerinden inceleme yürütülüyor. Meselenin konuştuğumuz tarafının sadece dijital olup olmamasıyla bir ilgisi yok. Ölen bir kişinin eşi vefat eden eşinin yasal mirasçısı olarak İstanbul’da bir hastaneden tedavi belgelerine ulaşmaya çalışıyor. Hastane bunu reddediyor. Kişi yasal mirasçısı olduğuna dair belgelerini arz etmiş olmasına rağmen. Bu durumda yasal mirasçı bir şekilde kurula başvuruyor ve şu cevabı alıyor: ‘Buradaki verilerin ilgili kişisi verilerin paylaşılacağı kişi ancak verisi işlenen gerçek kişidir.’ Medeni kanundan yola çıkarak gerçek kişinin tanımını da yapıyor. Kurum ‘Ölümle birlikte kişilik sona erdiği için de bu verileri talep edecek kişi değilsiniz. Ancak verisi işlenen gerçek kişi talep edebilir.’ diyor. Bu anlamda bu tarz bir görüşün bizim hukukumuzda benimsenip benimsenmeyeceği çok keskin ve tek taraflı bir şekilde kanun kapsamında kişisel verisi işlenen kişi olmadığınız yasal mirasçıları bu veriler aktarılamaz denilebilir mi? Belki bazı şirketlerde bu görüşü benimseyecekler ve mirasçılar ciddi sıkıntılar yaşayabilecek.
Hukukumuzda yeni sayılabilecek bir yönetmelik var. Kişisel Sağlık Verileri Hakkında Yönetmelik. Bu yönetmelik açıkça ölmüş kişiye ait sağlık verilerinin en az 20 yıl boyunca dijital olsun veya olmasın şeklinde bir yükümlülük öngörüyor. Belki buradan yola çıkarak bir teamül oluşabilecektir. Öte yandan miras hakkının özellikle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olduğu bunu doğurduğu durumlarda zaten böyle bir kısıtlama öngörülemez. Yasal düzenlemeye ihtiyaç olan konulardan bir tanesi de bu. Mahkeme buna yönelik hiçbir değerlendirme yapmadı. ‘Aile Facebook’tan ne kadar süreyle ne kadar süre içerisinde talep edebilir? Facebook bu verileri ne kadar süreyle saklamakla yükümlüdür?’ gibi bir değerlendirme yok. 20 yıl saklama yükümlülüğü hukuki açıdan belki bir teamül oluşturabilir. Yasal düzenleme olmaması ve mevcut boşluk sebebiyle çok karışık ve farklı çelişkili uygulamalarla karşılaşabiliriz.
Peki iki temel anayasal hak olan telekomünikasyon ile özel hayatın gizliliğinin çeliştiği durumlar oluyor mu? İleri’ye göre analog dünyaya yönelik hazırlanan hükümlerin dijital miras konusunda uygulanması birçok yetersizliği de beraberinde getirmekte.
Kesinlikle bir çelişkinin ortaya çıktığını bu iki temel hakkın karşı karşıya geldiğini düşünüyorum. Bilhassa sosyal medya hesapları açısından. Eğer ki Türk hukuku uygulayıcıları da bunu yalnızca Alman Federal Mahkemesi gibi miras hukuku ilkelerinden yola çıkarak yapacak olurlarsa doğrudan bir düzenleme olmamasına rağmen var olan, yerleşen ve mevcut düzenlemelerden yola çıkılarak ulaşılan sonuçlar, hukuki değerlendirmeler bizde de aslında Alman hukukundaki benzer bir yaklaşımın bir şekilde ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Bu görüşün savunulduğu durumda yarışan birbiriyle çelişen haklar durumunu sunmak istiyorum. İki temel Anayasal hakkın karşı karşıya getirildiğini, bunlardan hangisinin üstünlük sağlanması gerektiği gibi bir tutum içinde olunabileceğini görüyorum. Esasen bu konu ele alınırken mutlaka çok detaylı ayrımlar somut olay düzeyinde de incelemeler yapılması gerektiği kanısındayım. Bir takım sosyal medya hesapları açısından bir kişinin yaptığı aile fotoğrafı paylaşımı, durum güncellemeleri, kendi fotoğrafları, sadece kendisini ilgilendiren paylaşımlar gibi durumlarda kendi iradesiyle tüm kullanıcılara yönelik bu paylaşımlar bakımından bir sorun teşkil etmeyeceği fakat esas sorunun başka kullanıcılarla birlikte girdiği paylaşımlar noktasında diğer kullanıcının o paylaşımın Facebook kullanıcı sözleşmesi akdederken kabul ettiği ve kendisinin ve karşı tarafından taahhüt ettiği bunların gizli kalacağı ve kimseyle paylaşılmayacağı yönündeki hükümle kesinlike bir çelişki doğurduğunu düşünüyorum. Dijital miras, mirasçılara intikal eder veya etmez gibi bir cevap yerine bu konudaki yasal güncellemelerle birlikte konunun mutlaka bunlar özelinde ele alınması gerektiğini ve analog, fiziki dünyaya yönelik hazırlanmış hükümlerin dijital miras konusunda uygulanması konusunda yetersiz kalacağını ifade etmek istiyorum. En önemli mesele telekomünikasyonun ve özel hayatın gizliliği meselesinin bu paylaşımda bulunulan üçüncü kişilerin hakları açısından nereye konulacağı ve mirasçılar bu iki kişi arasında olan paylaşımın aktarılabileceği olup olmayacağı, yoksa bunun dışında kalan üçüncü kişi sayılıp sayılmayacağı kalıp kalmayacağı konusunda bir değerlendirme mutlaka yapılmalı. Federal mahkeme bu değerlendirmeyi aslında yaptı. ‘Telekomünikasyonun gizliliği açısından bir sorun yok. Zaten üçüncü kişi değildir.’ dedi. ‘Şu benzerlik fiziki dünyada da ölen kişinin tüm verileri, bilgi ve belgeleri mirasçılara kalıyor. Dolayısıyla bunun dijital ortamda olmasının bir önemi yok’ şeklinde bir görüş var. Bu tartışma zaten dijital olmayan veriler için de yapılabilir. Alman kanun koyucusu bu önceliği yapmış durumda. Kanunen bu düzenleme yapılmış. Bu anlamda özel hayatın gizliliği kanunen sınırlandırılmış durumda. Mektupların, günlüklerin intikali bakımından. Dijital ortamın sosyal medya hesapları bakımından şöyle bir farkı var. Buradaki gizlilik sözleşmesi, kullanıcı sözleşmesi fiziki dünyada yok. Yapılmıyor. Biz ‘Dijital ortam, fiziki ortama aynı uygulamalara tabiidir’ dediğimizde gizlilik sözleşmesini tamamen yok saymış oluyoruz. Yok sayamayacağımıza göre ortaya çıkan çelişkinin giderilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Antalya Bölge Adliye Mahkemesi’nin Kasım 2020’de verdiği bir kararı örnekleyen İleri’ye göre Türk yargısında dijital miras meselesiyle ilgili mutlaka bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var.
Aslında Türk hukuku açısından çok yeni bir karar var. Bir istinaf mahkemesi kararı var. 13 Kasım 2020 tarihli Antalya Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararı. Bu konu çok yeni yargı düzeyinde tartışılmaya başlandı. Bu kararda istinaf ilk derece mahkemesinin vefat eden kişi eşinin iCloud hesabındaki bilgilere ulaşmaya çalışıyor. Bir şekilde ulaşamaması sonucunda bir yargı süreci başlıyor. İlk derece mahkemesi bu kararı reddediyor. Özel hayatın gizliliği kapsamında reddediyor. Akabinde yürütülen yargısal süreçte de istinaf mahkemesi bu anlamda ‘Ölü kişinin e-posta hesabına özel hayatın gizliliği kapsamında değerlendirilerek reddedilmesi hatalıdır.’ diyor. Gerekçesine baktığımızda birtakım eksikler var. İstinaf mahkemesi yalnızca mal varlıksal değerlere mülkiyete dayalı değerlerden yola çıkarak bir tereke, dijital miras anlayışı benimsemiş gibi görünüyor. Göz ardı edilen çok net bir gerçek var. Mirasçılara aslında terekeyle üzerinde mülkiyet hakkı verilebilen, kurulabilen mallar geçmiyor. Aynı zamanda kişisel edim borcu altına girilen sözleşme ilişkileri de mirasçılara intikal ediyor. Burada da kriter kişinin kendisinin kişiliğinin bir önem arz etmediği borçlar hukuku ilişkileri de külli halefiyet kapsamında. Bu anlamda halihazırda örnek sayabileceğimiz kararın eksik yanları olmakla birlikte şu an sanki şöyle bir düşünce ortaya çıkmış gibi. Yargı düzeyinde de sanki dijital mirasın, sosyal medya hesapları, e-posta hesapları, kripto paralar, internet bankacılığındaki verilerin gibi aktarılabileceği yönünde bir görüş benimsemiş durumda. Ama Yargıtay kararlarını beklemek lazım. Çelişkili kararlar ortaya çıkabilir. Bu durumların ancak yasal düzenlemelerle giderilebileceğini düşünüyorum. Kişisel Verilerin Korunması Kurumu’nun yaklaşımını söyledim. Buradan yola çıkarak bazı uyuşmazlıklar çıkacak. Bunların hepsi yasal boşluktan kaynaklanıyor. İşleyişin başka bir tarafı da bu hesapların aktif olarak kullanılıp kullanılamaması meselenin başka bir sorunu. Sosyal medya, e-posta hesaplarını, şu bağlamda değerlendiren mirasa intikal edip edemeyeceği, aktif kullanıp kullanılamayacağı yönünde. Özellikle Instagram’da bunu sıklıkla görmeye başladık. Sanki bir satış platformu gibi kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Böylesi durumlarda bu hesaplar özelinde bir değerlendirme yapıldığında bunların aslına bakarsanız intikal edebileceğinizi söylemek mümkün. Bence esas meseleyi çelişkinin olduğunu düşündüğüm esas sorunun parayla ölçülemeyen manevi değerlere ilişkin dijital miras değerleri verilerinin olduğunu düşünüyorum. Parayla ölçülen parasal değeri olan dijital miras içerikleri bakımından mevcut düzenlemelerin yeterli olabileceğini belki bir noktada söylemek mümkün. Tüm konu bakımından meselenin mutlaka bir yasal düzenlemeye muhtaç olduğunu buradaki en önemli meselenin manevi değeri olan yazışmaların, paylaşımların üçüncü kişilerin onların özel hayatına müdahale etmiş olduğu noktada nasıl intikal edeceği sorusunun ancak bir yasal düzenlemeyle giderileceğini düşünüyorum. Buradaki sorunu, çelişkiyi yaratan esas meselenin de sosyal medya hesaplarına girilirken akdedilen kullanıcı sözleşmelerine dayalı gizlilik prensibinden doğduğunu düşünüyorum. Dijital mirasın, dijital terekenin nasıl hesaplanacağı, içeriğinin nasıl tespit edileceği, kapsamının belirlenmesi, mirasçılarına aktarımı, bu verilerin aktarımı, işin vergisel boyutu gibi pek çok soru var. Mal varlıksal paraya dayalı veriler parasal değeri olan dijital miras bakımından bu soruya evet yanıtını vermenin daha kolay olduğunu ve kısıtlı da olsa mevcut düzenlemelerle bunun yürütülebileceğini düşünmekle beraber manevi değeri olan ve sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlar ve yazışmalar bakımından şu anki haliyle ben bu soruya hayır yanıtı verilmesinin daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Avukat Çiğdem İleri, dijital medyanın önemli unsurları influencerler örneği üzerinden siber dünyada içerik üreten, ticaret yapan ya da gelir elde eden herkesi ilgilendiren konuyu da gündeme getirdi: Bir influncerın ölümü durumunda, gelirleri elde ettiği hesaplarının akıbeti ne olacak?
Esasen bu sorunun çözülmesi noktasında yasal düzenlemenin gelmeyeceğini düşünelim. Bu durumda kullanıcılar ne yapmalı, ne yapabilirler? Bu da başka bir sorun. Oturup beklemek mi lazım? Özellikle parasal değeri iyice yükselen sosyal medya hesapları bakımından ticari amaçla kullanıldığı bloggerlık, influencerlık gibi uygulamaların yaygınlaştığı durumda şu gündeme geliyor. Örneğin bir influncer reklam gelirleri elde ederek, paylaşımlar yaparak burayı bir gelir kapısı haline getirdiyse ölümü halinde o hesabın akıbeti ne olacak? Ne olmalı? Burada mevcut bir düzenleme olmadığı için bana göre şu söylenebilir: Facebook şu imkânı sağlıyor. Hesabın kişinin vefatından sonra kime kalacağı o verilere erişimin nasıl sağlanacağı yönünde bir imkân sağlıyor. Geçerliliği konusunda bir uyuşmazlık halinde yasal olarak geçerli olmadığını söylemek zorundayız. Çünkü bu yazılı bir mirasçı ataması değil. Bizim kanunumuza göre yazılı şekilde yapılması gerekiyor. Sorun olmadığı varsayımında bulunalım. Miras bırakan kişi yasal olarak geçerli bir şekilde mirasçı ataması yapabilir. Burada şu soru tartışmaya çok açık. O hesabın kullanımında o kişinin kişiliği, kendisi önem arz ediyor mu? Bu tartışmanın yapılması lazım. Kendi yüzünü kişiliğini kullanarak hesabı yürütüp bu yolla gelir elde ediyorsa bunun kişiye sıkı sıkıya bağlı bir nitelik gösterdiğini kabulüyle ona göre mirasçılara intikalinin geçerli olmadığı intikal edemeyeceğini söylemek mümkün. Ama sözün özü bu sıkıntılara, tüm çelişkilere yönelik olarak yapılması gereken en doğru şey sadece dijital miras için değil tüm miras hukuku uyuşmazlıkları için de bence geçerli olmalı. Kişi sağ iken ölüme bağlı tasarruflarla kanunun sağladığı imkanlarla dijital mirasın da ne şekilde yönetileceği kime nasıl aktarılacağı konusunda bir belirleme yapılırsa bu sorunların daha kolay çözüleceğini düşünüyorum. Yine çelişkilere çok açık. Siz elinizde bir mirasçı atamasıyla bir şirkete gidip ‘Ben yasal mirasçıyım. Bu hesap bana kaldı’ dediğinizde karşı taraftaki şirket bu soruya olumlu cevap vermeyebilir. Yine yasal düzenlemeye muhtaç olduğumuzu bir kere daha söylemek istiyorum. Görece hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Ölüme bağlı tasarruflara başvurma yoluna gidilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Son dönem satılık ve kiralık dairelerin fiyatları hızla artarken İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde boş kiralık daire sıkıntısı da baş göstermeye başladı. Kiracılar, oturdukları evlerin satılığa çıkarılmasından dolayı taşınacak boş daire bulamamaktan veya kiraların çok yüksek olmasından şikayet etmekte. Şikayet konusu bu kadarla da sınırlı değil. Artan kiralar sebebiyle, mevcut kiracıyı çıkartıp dairesini daha yüksek kiraya vermek isteyen ev sahipleri de kiracıların içine düştüğü çıkmazı derinleştirmekte. Peki bu ve benzer durumlarda kiracıların hakları neler, hangi adımlar atılmalı?
Av. Mahir Orak, son yıllarda artan ev sahibi – kiracı arasındaki çekişmelerde kiracıların haklarını, ev sahiplerinin yasal dayanaklarını anlattı.
Kiracı, hangi zorunlu durumlarda evden çıkarılabilir?
Ev sahibinin sözleşme süresi dolmadan kiracıdan evi boşaltmasını istemesinin kolay olmadığının altını çizen Orak, bunun sadece haklı bir sebeple yaptırılabileceğini, aksinin mümkün olamayacağını dile getirdi.
Sözleşme bitmeden kiracının çıkarılması söz konusu olamaz. Ev sahibinin bunu yapabilmesi için haklı nedenleri olmalı. Bu nedenler başında kira borcunu ödemediği için temerrüde düşürülmesi ve sonrasında tahliye davası açılması geliyor. Kiracıya noterden ödeme için ihtar gönderilip 30 gün süre verilmek zorunda. Bu süre geçtikten sonra hâlâ ödeme yoksa tahliye davası veya icra takibi yoluyla yapılacak olan takip neticesinde icra mahkemesinden tahliye talep edilebilir. Ayrıca ev sahibinin izni olmadan konutta ciddi bir değişiklik yapılması gibi sözleşmeye esaslı bir aykırılık olunması durumunda kiracı tahliye edilebilir. Bir diğer yol ise esaslı tadilat, tamirat ve yıkım varsa kiracı tahliye edilebilir. Fakat bu durumun sonrasında kiracının yeniden davet edilmesi zorunlu. Eğer davet edilmezse kiracıya 1 yıllık kira bedeli ile taşınma bedeli ödenmesi gerekir.
Kiracı, komşularına gerekli saygıyı göstermek zorunda
Kiracıların, oturdukları apartman ve mahallede komşularına saygı göstermekle yükümlü olduğunu hatırlatan Orak, bu yükümlülüğün yeri getirilmemesi durumunda ev sahibinin, söz konusu kiracıya 30 gün süre vermek şartıyla kira sözleşmesini feshedebileceğini ihtar yoluyla haber verebileceğini belirtti. Orak, rahatsızlığın çekilmez derecede devam ettirilmesi durumunda ev sahibinin 30 gün beklemeden de sözleşmeyi hemen feshedebileceğini söyledi.
Kiracı içindeyken daire satılırsa ne olacak?
Merak edilen konuların başında da kiracı otururken evin satılması durumunda kiracının haklarının ne olduğu? Orak, bu konuya da açıklık getirerek, olası durumda kiracının mağdur edilemeyeceğini ve daireyi satın alan kişinin ihtar yoluyla evin tahliyesi için kiracıya 1 ay süre vermesinin zorunlu olduğunu vurguladı:
Kiracı içerdeyken taşınmazın satılması halinde yeni mal sahibi kiracıya 1 ay içinde ihtar göndererek tahliye talep edebilir. Bu durumda satın alma tarihinden itibaren 6’ncı ayın sonuna kadar kiracı içerde kalmaya devam eder. 6’ncı ayın sonunda çıkmazsa tahliye davası açılabilir. Eski mal sahibi ile yapılan kira sözleşmesinin sonunda da direkt dava açarak tahliye talep edilebilir.
Av Gülşah GÖRÜR Sarıçam Belediyesi Hukuk İşleri Müdürü Adana Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı
Ülkemizde hayvan hakları alanında geçerli olan yasa 2004 yılında yürürlüğe giren 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunudur.
İlgili yasa ne yazık ki hayvana karşı şiddet, işkence ve kötü muamele karşısında Kabahatler Kanununa atıf yapmakta, bu eylemler mevcut yasada “Kabahat” olarak değerlendirilmekte ve cezai yaptırım olarak idari para cezasına tabi tutulmaktadır. Halihazırdaki yasal düzenlemede, hayvana yönelik şiddet karşısında hapis cezası mevcut değildir. Ancak bu noktada zaman zaman geleneksel ve sosyal medyada karşımıza çıkan “köpeğe tecavüz eden kişiye şu kadar hapis cezasına hükmedildi ” veya “kediye eziyet ederek öldüren kişi bu kadar hapis cezasına mahkum oldu” şeklindeki haberlerin yasal dayanağını inceleme zarureti hasıl olmuştur.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda, hayvanların hukuki statüsü “mal” olarak tanımlanmakta ve ancak sahipli hayvanlara yönelik şiddet, işkence ve her türlü kötü muamele “mala zarar verme” Türk Ceza Kanunu M. 151 suçundan işlem görmektedir. Burada korunan hak, sahipli hayvanın sahibinin mülkiyet hakkı olup, aslında söz konusu suçtan verilen cezanın hayvanın vücut bütünlüğüne yönelik bir eylemden dolayı verilmediğinin altını çizmek gerekmektedir. Bir kimsenin arabasına, evine ya da herhangi bir özel eşyasına zarar verilmesi ile hayvanına (malına) zarar verilmesi arasında yasaya göre maalesef bir fark yoktur. Hayvanların can taşıyan, acıyı, sevgiyi, korkuyu, her türlü duyguyu hissedilebilen varlıklar olduğunu biliyoruz. Ancak ne yazık ki mevcut yasalar hayvanların yaşama hakkını hapis cezasını öngören bir hukuki güvence altına almamıştır.
Bu noktada konuyla ilgili geçen aylarda Adana mahkemelerince verilen bir kararı incelemek isterim. Adana’da hamile bir kediyi bir köpeğin önüne atmak suretiyle ölümüne sebep olunan olayda mal sahibinin şikayeti üzerine yerel mahkemece verilen kararda, sanıklar hakkında hapis cezasına hükmedilmiş, ve memnuniyet uyandırıcı bir şekilde TCK m 151’den cezaya hükmedilirken alt sınırdan uzaklaşmıştır. Dosya içerisindeki güvenlik kayıtları hükme esas teşkil ederken, mahkemenin gerekçeli kararında “Suçun işleniş biçimi, suç konusunun önem ve değeri, kastın yoğunluğu” gibi hususlar gerekçe gösterilerek, “verilecek cezanın caydırıcı olması, sanıkların geçmiş ve kişilik özellikleri, daha önce işlenmiş farklı suçları ve suça meyilli kişilikleri göz önünde bulundurularak” takdiri indirim sebepleri ile TCK m 62/1 uygulanmamıştır. İlgili mahkeme kararı, talep edilmesi halinde tarafımca talep sahibine ulaştırılabilir.
Ben bu yazıyı kaleme aldığım tarihlerde, tüm hayvanlara (sahipli sahipsiz hayvan ayrımı gözetmeksizin) şiddet, işkence ve kötü muamele uygulanması halinde, hapis cezasını öngören bir kanun teklifi (yani Yeni Hayvan Hakları Yasası) TBMM’de görüşülmektedir.
Hayvanların yaşam hakkını bütünüyle güvence altına alan bir Hayvan Hakları Yasasının en kısa zamanda yürürlüğe girmesi dileğiyle…
Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, turkiyehukuk.org’a değil, yazara aittir.
E-Devlet üzerinden 20 Mart 2016’dan itibaren 8 dile çevrilerek verilen sabıka kayıtlarını bugüne kadar , 850 binden fazla kişi indirdi. Adalet Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre bugüne kadar 675 bin 751 İngilizce, 88 bin 318 Almanca, 42 bin 260 Fransızca, 10 bin 323 İtalyanca, 12 bin 612 İspanyolca, 12 bin 228 Flemenkçe, 7 bin 612 Portekizce ve bin 704 Danca olmak üzere toplam 850 bin 808 yabancı dile çevrilmiş sabıka kaydı alındı.
İstanbul 2 Nolu Barosu ve Türkiye Hukuk Platformu iş birliği, İstanbul Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen 5.Darbe ile Mücadele Sempozyumu, 14 Temmuz Çarşamba günü İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Fuat Sezgin Konferans Salonunda yapıldı. Sempozyumun açılış konuşmalarını sırasıyla İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak, stanbul 2 Nolu Baro Başkanı Av. Yasin Şamlı ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül gerçekleştirdi.
Demokrasimizi Güçlendirmek Hepimizin Ortak Görevi
Sempozyum açılışında konuşan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Türkiye’de demokrasiyi güçlendirmenin siyasetçisinden vatandaşın herkesin görevi olduğu vurgusunda bulunarak “Milletimizle birlikte bu darbe girişimine nasıl karşı çıkıldığı dünya demokrasi tarihine altın harflerle yazılacak bir geceyi hep beraber yaşadık. Türkiye, vesayetten prangalarını kurtardıkça her alanda geleceğe daha büyük adımlarla yolculuğu devam edecektir. Vesayette kalıcı bir mücadeleyi başarılı bir şekilde tamamlamanın zirvesi yeni ve sivil bir anayasadır. Bize göre vesayetle mücadele bu anlamda anayasayla taçlanmalı ve bu mücadele başarıyla sonuçlanmalıdır. 1982 Anayasası’nın ruhuna sinen bu vesayetçi ruhtan hepimizin ülke ve millet olarak kurtulması gerekmektedir. Yarınlarımıza bırakacağımız en önemli bir miras yeni, sivil, daha demokratik bir anayasıdır. Yargı darbesi olarak da tarihte yerini alan bu girişim FETÖ’nün milli iradeye karşı en ahlaksız en çirkin en hayasız göstergelerinden biriydi. Milletimiz nasıl demokrasi nöbetlerini sokaklarda tuttuysa hukuk, demokrasi ve anayasa nöbetlerini Türk yargısı o geceden itibaren cuntacılardan hesap sorarak başlatmış ve hâlâ sürdürmeye devam etmektedir.” ifadelerini kullandı.
Bakan Gül, konuşmasının devamında vesayet rejimine yönelik AK Parti hükûmetlerinin on dokuz yılda attığı adımları da özetledi:
Olağanüstü hal uygulamasına son verdik. Haksız uygulamaların olduğu Devlet Güvenlik Mahkemelerine (DGM) son verdik. 2003 yılında MGK’yı sivilleştirdik. Batı Çalışma Grubu vardı, insanımızı fişleyen, ötekileştiren bu zihniyete Başbakanlık Takip Kuruluna son verdik. EMASYA Protokolü’nü kaldırdık. 28 Şubat’ın vesayetçi izlerini birer birer sildik. Kat sayı uygulamasına son verildi. Başörtüyle okumak isteyenlerin eğitim öğrenim hakkı önündeki engeller kaldırıldı. Kamuda çalışmanın önündeki engeller kaldırıldı. Milletvekili olarak ‘Bu kadına haddini bildirin’den, ‘Bu seçilmiş bir kişiyse Meclis’te, bu yüce çatı altında, parlamentoda görev yapar’ anlayışıyla fiili olarak bu yasaklara son verdik. Din eğitiminin önündeki engelleri kaldırdık. Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştırdık. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önünü açtık. Yargısal denetimdeki kısıtlamaları kaldırdık. 2017’de demokratik meşruiyeti güçlendirerek Hakimler ve Savcılar Kurulu’yla ilgili milletimizin iradesiyle önemli değişiklikler yaptık.
Sonunda Vesayet Değil Milletimiz Kazandı
AK Parti hükûmetinin daha ilk yılında darbe planlarıyla mücadele ettiğini, iş yapmayan bürokrasi ve yargı direnişiyle karşılaştığını hatırlatan Gül, “14 Mayıs 2007’de başlayan ve iki Cumhuriyet mitingleri ile kitlesel ayaklanma girişimleri… Yine ‘367 krizi’ ile cumhurbaşkanı seçiminin engellenmesi. 2007’de ‘e-muhtıra’ ile demokrasiye, millete ayar verilme girişimi. 2008’de, iki kişiden birinin oyunu almış olan AK Parti’ye kapatma davası. MİT Müsteşarı üzerinden başbakanı devirme girişimi. Gezi Parkı olaylarıyla bir ayaklanma denemesi. 17-25 Aralık yargı, emniyet darbe girişimiyle hükümetin düşürülme girişimleri ve 15 Temmuz darbe girişimi.” diyerek bütün bu vesayet girişimlerinin milletin dirayetiyle başarısızlığına uğradığını, vesayetin değil milletin kazandığını söyledi.
Vesayetle Mücadelenin Zirvesi Yeni ve Sivil Anayasa
“Vesayetle kalıcı mücadeleyi başarılı bir şekilde tamamlamanın zirvesi, yeni ve sivil bir anayasadır.” diyen Abdulhamit Gül, konuşmasının devamında “demokratik anayasa” vurgusuyla devam etti:
Kim gelirse gelsin, dönemlere, konjonktüre göre demokratik değil, bu ülkede bundan sonra hiçbir kimsenin vesayetin önünü açmadığı, hiç kimsenin düşüncesine, inancına, kılık kıyafetine, yaşayışına, mezhebine, siyasi düşüncesine karışmadığı bir temel hakkı anayasal güvence altına almak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bize göre vesayetle mücadele, anayasayla taçlanmalı ve bu mücadele başarıyla sonuçlanmalıdır. Zira bu anayasa darbeciler, vesayetçiler tarafından yapılmış, lafzıyla ruhuyla baştan sona sivilleşmesi gereken bir anayasadır. 1982 Anayasası’nın ruhuna sinen bu vesayetçi ruhtan hepimizin ülke ve millet olarak kurtulması gerekir. Yarınlarımıza, çocuklarımıza bırakacağımız en önemli miras yeni, sivil, daha demokratik bir anayasadır. Cumhuriyetimiz, ikinci yüzyıla bu anayasayla girmeyi hak etmektedir.
Yargıda Vesayetin İzlerini Üzülerek Gördük
Bu ülkede yargı alanında vesayetin birçok izlerini üzülerek gördüğünü, bazı dönemler yargının şabloncu anlayışın kolon taşıyıcısı görevi gördüğünü belirten Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Vesayetin çizdiği bir tip var, bu tipe, şablona uymayan vatandaşlar yine gelip, dönüp dolaşıp vesayetin yargı anlayışına takılmışlardır. Vesayetin emrindeki mahkemeler, her darbe sonrası kurulan yeni düzende dizayn edici aygıtlar haline gelmiştir. 17-25 Aralık’ta ise yargı ve emniyetle birlikte burada hükümet darbesinin aparatı olması ötesinde bizatihi faili haline gelmiştir. Yargı darbesi olarak da tarifte yerini alan bu girişim FETÖ’nün milli iradeye karşı en ahlaksız, en çirkin, en hayasız göstergelerinden biriydi.” dedi.
Darbe Millet İradesine Zincirdir
Konuşmasında “Darbeler milletin iradesine vurulan zincirdir” diyen İstanbul 2 Nolu Barosu Başkanı Av. Yasin Şamlı, açılış konuşmalarının sonunda İÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e kendi yazdığı Milletin Davası kitaplarını hediye etti.
Sempozyum, açılış konuşmalarının ardından 1. oturumla devam etti. Prof. Dr. Refik Korkusuz’un başkanlığını yaptığı oturumda “Darbelerin Etkileri ve Benzer Noktaları” ele alındı. Prof. Dr. Ahmet Gökcen “Yassıada Yargılamalarının Ceza Hukuku Açısından Değerlendirilmesi ve Üniversitelerin Rolü”, Dr. Rasim Koç “Darbelerde Benzer Noktalar; Özellikle 27 Mayıs ve 15 Temmuz”, Dr. İsmail çağlar “Darbelerde Ulusal ve Uluslararası Medyanın Rolü” ve Yasin Tütüncü “Darbe Dili ve Görsel Hafıza” başlıklarında konuşmalarını gerçekleştirdi.
15 Temmuz Yargılamaları başlıklı 2. oturumunu ise Av. Selçuk Kar yönetti. Av. Sami Kabadayı “15 Temmuz Ankara Yargılamaları”, Av. Mehmet Alagöz de “15 Temmuz İstanbul Yargılamaları” üzerine deneyim ve görüşlerini aktardı.
5. Darbe ile Mücadele Sempozyumunun son oturumu darbe tanıklıklarına ayrıldı. Av. Necati Ceylan’ın yönettiği oturumda Av. Niyazi Paksoy 12 Eylül darbesine, Av. Hüsnü Tuna ise 28 Şubat postmoder darbesine dair tanıklıklarını anlattı.
İnternet medyası ve sosyal ağlarda hukukla ilgili05-11 Temmuz haftasında gündeme gelen konuları derledik. Haftanın en sıcak gündemi 4. yargı paketinin kanunlaşması olurken Adalet Bakanı Abdulhamit Gül de önemli açıklamalarda bulundu.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunun, yeni kurulan asliye ticaret mahkemeleri ile mevcut bulunan asliye ticaret mahkemelerinin yargı çevrelerinin belirlenmesine ilişkin 07.07.2021 tarihli ve 608 sayılı kararı ilan edildi. Karar, 01.09.2021 tarihinden itibaren uygulanacak.
Hukuk alanında yaşanan gelişmelerle ilgili internet medyasında öne çıkan haberleri derledik. Bu haftaya sosyal medyada gündeme gelen iki çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı Elmalı Davası damga vurdu.
#29Haziran Salı
Türkiye’yi sarsan Elmalı davasıyla ilgili olarak sanıkların Elmalı Cumhuriyet Başsavcılığınca tutuksuz yargılanmasına ilişkin itirazın Antalya 10. Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmesinin ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada büyük tepki toplayan olayla ilgili Adalet Bakanı Abdülhamit Gül açıklama yaptı. Gül, Twitter mesajında “Çocuklarımızın cinsel istismarına hiç kimse, hiçbir şekilde müsamaha göstermez; gösteremez. Yargı süreci devam ediyor. Süreci yakından ve dikkatle takip ediyor, sürecin hassasiyetine uygun her türlü tedbiri alıyoruz. HSK da konu hakkında inceleme başlattı.” dedi.
Danıştay, İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin Cumhurbaşkanı kararının yürütmesinin durdurulması talebini reddetti. Sözleşme’nin Cumhurbaşkanlığı kararı ile feshedilmesinde Anayasa aykırılık bulunmadığı ifade edildi.
Uzun bir süredir konuşulan Hayvanların Korunmasına İlişkin Kanun Teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunuldu. Kanun teklifinde tanımları düzenleyen maddede değişiklik yapılarak “süs” ibaresi çıkarılacak. Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmakla yükümlü olacak. Dijital kimliklendirme yapmayan kedi ya da köpek sahipleri hayvan başına bin 200 lira ceza ödeyecek.
Adalet Bakanlığı tarafından avukatların duruşmalara online olarak katılmasını içeren usul ve esaslara ilişkin “Hukuk Muhakemelerinde Ses ve Görüntü Nakledilmesi Yoluyla Duruşma İcrası Hakkında Yönetmelik” Resmi Gazete’de yayımlandı. E-duruşmalar mahkeme huzurunda yapılan duruşmayla aynı hukuki sonuçları doğuracak. Ayrıca duruşmalarda tanık, bilirkişi veya uzmanın dinlenilmesine resen karar verebilecek.
20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin duyurulmasının ardından sözleşme 1 Temmuz 2021 itibariyle yürürlükten kaldırıldı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında 4. Ulusal Eylem Planı’nın hayata geçirileceğini açıkladı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, Twitter’dan yaptığı açıklamada “4. Ulusal Eylem Planı’nı (2021-2025) hayata geçiriyoruz. Şiddete birlikte dur diyelim” ifadelerini kullandı.
#2Temmuz Cuma
Anayasa Mahkemesi “Devlet Hizmetinden Çıkarılan Doktorların Belirli Bir Sürenin Bitiminde Mesleklerini İcra Edebilmelerini Öngören Kuralın” iptaline karar verdi. Yapılan açıklamada “29/4/2021 tarihinde görülen E.2019/13 numaralı dosyada, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen ek 15. maddenin birinci ve ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.” denildi.
Avukat Hakları Grubu Ankara’nın çevrim içi yayınında Arabuluculuk “Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konuşuldu. Yayına katılan Av. Eray Toprak konuyla ilgili önemli bilgiler aktardı.
Bir iş davasının sonuçlanmasının ortalama üç yıl sürdüğünü belirten Av. Eray Toprak “Yerel mahkeme safhasının hızlı bir şekilde ilerlediğini ve bir yılda tamamlandığını varsayarsak İstinaf’ta veya dosyanın kesinleşmesinin ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. Bir yanda 3 ay içerisinde İstinaf incelemesi gören bir dosya varken benim dosyalarım 2 yıldır bekliyor. Neye göre sıralama yapıldığını bilmiyorum” dedi.
Arabuluculuk Devlet Yargısını Destekleyen Bir Faaliyet
Toprak, arabuluculuğun 2018’de yürürlüğe girmesinden önce meslektaşlarının bu konuda çekinceleri olduğunu, mesleği bitirecek bir adım olarak değerlendirdiklerini söyledi. “Avukatlığa zarar veren arabuluculuk değil. Bizzat avukatlar ve yargı sistemidir.” diyen Eray Toprak, arabuluculuğun bir meslek olarak lanse edildiğini belirtirken bu konuyla ilgili Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararını örnek gösterdi. Toprak “Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin 4. Hukuk Dairesi’nin 18 Mayıs 2018 tarihli 2018/1049 sayılı kararına göre mahkeme arabuluculuğu devlet yargısını destekleyici bir faaliyet olarak tanımlıyor. Bu kararı sonuna kadar destekliyorum. Arabuluculuğun bir meslek olabileceğini düşünmüyorum.” şeklinde konuştu.
Av. Toprak bu konuyla ilgili konuşmasının devamında şunları söyledi: Arabuluculuk meslek olduğu zaman özlük hakları, maddi meseleler gibi bir çok konu ele alınıyor. Maddi meselelerin ekonomik geleceğin, istikbalin konuşulduğu bir yerde de o mesleğin yargıya yarardan çok zarar vereceğini düşünüyorum.
Farklı Meslekten İnsanların Arabuluculuk Yapması Önlenebilir
Arabuluculuk yapacak kişilerin farklı meslek mensubu olmasını önleyerek bu işi daha etkin hale getirilebileceğini belirten Toprak “Arabuluculuğu yargıyı destekleyici bir faaliyet olarak görüyorsak avukatlığa zarar veren veya rakibi olarak görmekten ziyade avukatlık mesleğinin daha etkin hale getirmek için neler yapılabileceğini düşünmek gerekir. Lobi çalışmaları yaparak, daire başkanlıklarında etkin olarak, baroları bu işin bir parçası haline getirerek ve yalnızca bu işi avukatların yapmasını sağlamaya çalışarak avukatlığa fayda sağlanabilir.” yorumunda bulundu.
30 Bin Avukat Arabuluculuk Sınavına Girdi
Toprak arabuluculukla ilgili ilk zamanlarda ön yargının olduğunu fakat kısa sürede bu ön yargının kırıldığının altını çizdi. Av. Toprak “En başta herkes arabuluculuğun avukatlığı bitireceğini iddia ediyordu. Sonra gördük ki 30 bin kişi arabuluculuk sınavına girdi. Son yapılan sınavda en düşük puan 92’ydi. Bu aslında insanların avukatlıktan kaçarcasına bir durum içerisinde olduğunu gösteriyor. Çok vahim bir tablo.” dedi.